CHP Tartışmayı Başlatmalı, Mayınlı Araziye Girmelidir!

Kendilerini “eşitlikçi, adil ve sosyal demokrasi ile yönetilen bir Türkiye’yi hayal edenleriz. Bizim hayalimizde tahakküm yerine demokratik müzakere, bilimsel çıktılar ve uygulanabilir eylemler var” diye tarif eden İVME Hareketi’nden Tilburg Üniversitesi Hukuk öğrencisi Anıl Kemal Aktaş, Koç Üniversitesi Siyaset Bilimi doktora öğrencisi Kemal Büyükyüksel ve akademisyen Onur Alp Yılmaz ile İkinci Yüzyıl Dergisi’nden Yunus Emre “Kürt Sorunu” üzerine sohbet etti.
İVME HAREKETİ

Yunus Emre: Bildiğiniz gibi partimiz CHP’nin son kurultayda “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi” başlıklı bir beyannamesi var, bu beyannamenin ikinci maddesi Türkiye’de toplumsal barış ve huzurun sağlanması ile ilgili. Bugünkü sohbette İvme Hareketi temsilcileri olarak sizlerle bu madde üzerinde konuşacağız ancak bu maddeye geçmeden önce okuyucularımızın da tanıması için sizlerden öncelikle “İvme Hareketini” tanıtmanızı isteyeyim.

Anıl Kemal Aktaş: İvme Hareketi bir bağımsız düşünsel hareket diyebiliriz. Kendi dinamiklerini kendi deneyimleri ile oluşturmaya çalışan, Türkiye’de de açıkçası siyasetin sadece bildiğimiz yerleşik sivil yapılarla, siyasi partilerle olmadığını ve dünyada da gelişmekte olan yeni sol hareketleri yakalamaya çalışan, sosyal demokrasi ile demokratik sosyalizm arasında bir savunum içerisinde olan ve bu düşünsel hareketle birlikte toplumsal meselelere dair siyasi reaksiyonlarını yine kendi deneyimleri ile bazen bir açıklama, basın açıklamasıyla, bazen belirli gruplarla bir araya gelişlerle ifade ediyor. Ve yine siyasi partilere mesafesini de kendi ilkeleri çerçevesinde koruyup onlara da belirli nosyonlarda toplumsal talepleri süzerek bir çekim yaratmaya çalışan bir düşünsel hareket.

ÇATIŞMADAN, KAMPLAŞMADAN İNSANLAR YORULDU

Yunus Emre: Teşekkür ediyorum… Şöyle bir soruyla, genel bir soruyla başlamak istiyorum. Türkiye’de siyaseti yakından izliyorsunuz, siyasal hayatımızda ciddi bir kutuplaşma ortamı var. Yine bu kapsamda çatışmacı bir siyasal kültür var. Ancak siyaseti de aşan bir şekilde Türkiye’nin toplumsal huzuru, barış ortamı, iç barışı bakımından Türkiye’nin bir ciddi tarihsel meselesi olarak Kürt Meselesi var. Öncelikle Kürt meselesinin tarihsel gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de barışı, huzuru hâkim kılmak için bu mesele ne anlam ifade ediyor? Bu mesele hangi aşamadan sonra Türkiye’nin barışı huzuru için ciddi bir problem haline geldi diye değerlendirmek gerekir? Bu şekilde birkaç soruyu bir arada sormak istiyorum. Uygun görürseniz Anıl Kemal Aktaş ile başlayalım.

Anıl Kemal Aktaş: Tarihsel olarak aslında bir Türkiye meselesi değil bir coğrafya içerisinde yer alan aslında sosyolojilerin karşılaşması ile ilgili bir mesele olarak görmemiz gerekiyor. Yani bu sadece Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle de sınırlandırılabilecek bir durum değil. Ve dediğim gibi bu sosyolojilerin zaman içerisinde sürükledikleri kendi öznel birimleriyle alakalı. Yani bu tarihselliğin geldiği noktada yapısal olan değişiklikler var. Bir tanesi Osmanlı’da anayasacılık dediğimiz meselenin ortaya çıkmasıyla başlayan bir kırılma. Yani sonrasında Kürtlerle devlet arasında veya otorite arasında, tanımlı otorite arasındaki ilişkinin daha farklı bir seviyeye taşındığı ve bunun da Cumhuriyetle beraber, bu süregelimle beraber şekillendiğini görüyoruz. Ve hani bu yapısal değişiklik cumhuriyetle beraber bir yurttaşlık tartışmasıyla devam ediyor. Tarihsel olarak da bugün geldiğimiz noktada artık kırılma sadece bu statü, anayasal tartışma ya da anayasal zeminin getirdiği tartışmaların ötesinde bir karşılıklı oturabilme, kavga etmeme, bir şeyi sonlandırabilme haline gelmiş durumda. Yani bu katmanları düşündüğümüz zaman bir hukuk meselesinin yanında az önce de söylediğim gibi o sosyolojik karşılaşmaların da yeni bir politik, psikolojik bir yanı var. Şu anda geldiğimiz noktada sürekli o biz bu kavga etme halinden sıyrılalım noktasına ve bu kavgayı nasıl bitireceğimiz noktasına gelmiş durumda. Ve artık bir birbirini tanıma, birbirini bir yapı üzerinden, yapısal kurumlar üzerinden tanımlamanın ötesinde başka bir yerdeyiz.

Yunus Emre: Teşekkürler. Kemal Büyükyüksel arkadaşımızla devam edelim.

YENİDEN BİR GÜVENLİK ÇEMBERİNE SIKIŞTIK

Kemal Büyükyüksel: Ben de uzun bir tarihsel süreç anlatmak istemem. Ancak Osmanlı döneminden beri süregelen, Kürtlerin o zaman da Kürdistan denilen bölgede bir kendilerine has yönetim anlayışlarını ve o zamanki Osmanlı yönetimi tarafından tanınan belli imtiyazların, belli dokunulmazlıkların olduğu bir süreci görebiliriz.19. yüzyıldan başlayarak. Buna karşı merkezi otoritenin gittikçe güçlendiği zamanlarda sürekli olarak isyanların ve buna karşı bir itirazın da olduğunu gözlemleyebiliriz. Tabii ki o dönemlerde farklı kimliksel çatışmalar üzerinden bu gerçekleşebiliyordu. Belki daha dini bir isyan olarak ortaya çıkabiliyordu. Ya da din üzerinden motive edilmiş isyanlar olabiliyordu.

Cumhuriyetin gelmesiyle birlikte aslında bu süregelen şey de devam etti, yani bu trend bir şekilde devam etti. Daha öncesinde de olan bir şeydi, yani Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkmış bir sorun olarak görmemek gerektiğine inanıyorum bunu. Cumhuriyetle birlikte tabii ki de yavaş yavaş, Cumhuriyetin daha laik bir kimlik ortaya koymasıyla, seküler bir yapı oluşturmasıyla birlikte ilk başlarda yine Osmanlı’daki son dönem isyanlarına benzer dini şekilde motive olan hareketler ya da mobilizasyon olmasına rağmen yavaş yavaş Cumhuriyetin gelişmesiyle, eğitim kurumlarının güçlenmesi ile birlikte orada da bir modernleşme süreci başlıyor Kürt halkının yoğunlukla yaşadığı bölgelerde. Bunlar da merkezi kurumların içerisinde eğitim görmeye başlıyorlar, çevreden merkeze, belki Şerif Mardin’in diyebileceğimiz şekilde, merkezdeki kurumlara yöneliyorlar. İstanbul’daki, Ankara’daki eğitim kurumlarına yöneliyorlar, ve böylelikle aslında bir entegrasyon da oluşuyor bir süreliğine. Yani modernleşen Kürt kesimi modern Türk kesiminin bir arada bulunduğu ve bunun üzerinden de bir politizasyonun sağlandığı bir dönem de oluyor Türkiye’de. Bu mesela önemli bir referans noktası olabilir diye düşünüyorum. 50’lilerin sonunda, 60’larla birlikte devam eden süreçte. Tabii bu çok uzun sürmüyor.

Türkiye’deki birleşik, özellikle sol üzerinden gelişen bu ve Kürtlerin de sorunlarını ele alan ve onlarında sıkıntılarını çözmek için çabalayan ve birleşik bir mücadeleymiş gibi bunu gören ya da bir şekilde hak kazanımını birlikte sağlayabileceğini düşünen bu hareket 60’ların sonunda, özellikle 71’deki müdahale ile birlikte iyice kopuşa sürükleniyor. Kopuştan sonra da Kürt solu kendi başına hareket etmeye başlıyor. Ve Kürt solu da bundan koparak, iyice marjinalize hale gelerek aslında daha da radikal grupların çıkması sürecine evriliyor ve eninde sonunda da PKK gibi bir şey ortaya çıkıyor. Silahlı bir şey diyebileceğimiz, terör eylemleri gerçekleştirebilen, gerçekleştiren bir örgüt ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda, zamanında belki de o beraber hareket edebilen modernleşen kesimler ve hak talebinde bulunan kesimler birlikte daha evrensel temeller üzerinden ve değerler üzerinden hak talebinde, hak mücadelesinde bulunan kesimler başka bir şeye dönüşüyorlar. Yani birbirlerinden ayrılmış, etnik kimlikler üzerinden tanımlanan ve bunlar üzerinden hak mücadelesini devam ettiren ve aslında talepleri açısından evrenselliğini de yitirmiş olan bir konumdalar. Daha çok ilgili toplumsal grubun kendi kimliğindeki eksik olan hakları ya da şeyleri talep etmesinden imtiyazları talep etmesine dönüşen bir sürece dönüşüyor. Burada çok da uzatmak istemiyorum ama sonuna da getirmek isterim. Sonunda da evet PKK gibi bir örgüt, grup ortaya çıkıyor ve gittikçe marjinalize oluyor. Kürt hareketinin bir kısmı gerçekte bu da kendi başına çok ciddi sorunlar ortaya getiriyor. Büyük bir çatışma zaten bunları uzun anlatmaya gerek yok hepimizin bildiği süreçler bu çatışma ve savaş durumu uzun bir süre boyunca çok fazla şehit, çok fazla kayıp. Ve aslında bu sorunun çok uzun süre bir güvenlik meselesi olarak çerçevelenmesinden dolayı aslında bunu bir hak mücadelesi, sivil sorun ya da demokratikleşme sorunu olarak tartışmamızın da önüne geçiyor. Çünkü ortada terör eylemi gerçekleştiren bir örgüt ve buna karşı tepki göstermek zorunda hisseden bir devlet üzerinden gerçekleşen bir etkileşim olduğunda karşılıklı bir çıkmaza sürüklüyor, sürekli güvenlik çemberi içinde sıkışmış bir Türkiye görüyoruz. Bu evet 2000’lerin sonunda bir süreliğine belki kırıldı. Bence, kişisel fikrim olarak, suni bir şekilde kırıldı. Zaten sonunda hükümetin bugün attığı adımlarla birlikte gerçekten çözüm üretmek amaçlı olmadığını da gördük. Ancak şöyle bir şey vardı 30 yıllık, 40 yıllık çatışma sürecinden sonra insanlarında bundan yorulduğunu görmek mümkün. Yani Rawest’in araştırmalarında özellikle yeni nesildeki Kürt gençliğine baktığımızda, artık şunu görüyoruz bu çatışma, bu zıtlaşma, bu kamplaşma ve kavga fiziksel olarak insanların canına mal olan bu kavgadan daha çok hani iyi bir yaşam huzurlu insanların kendini ifade edebildiği bir toplum içerisinde yaşama arzuları ve bu sakinleşme ve normalleşme arzusunun ağır basmaya başladığını görüyoruz. Maalesef şunu diyebilirim ki son 5-6 yıldır uygulanan politikalarla birazcık buna ket vuran bir siyasal iklime doğru yöneldi Türkiye. Belki de en büyük zarar budur diye düşünüyorum yakın zamanda. Yani aslında daha yeni bir aşamaya geçen daha sakin bir Türkiye’ye, huzurlu bir Türkiye’ye geçmeye hazır bir durumdayken iklim olarak, toplum olarak ve yeni nesillerde daha çatışmacı dil ve tavır yerine uzlaşmacı bir tavırdayken, son 5-6 yıldır çok sert politikalar uygulandı. Ve yeniden bir güvenlik çemberinin içine sıkıştık. Sivil aktörler elendi bu çatışma içerisinde ve iki tarafta da silahların konuştuğu,Kürt hareketinde de gene sadece silahlı bir çatışmaya sıkışan bir dinamiğin ortaya çıktığı ve devletin de buna karşı silahlı bir şekilde tepki göstermek zorunda kaldığı bir süreç oluştu. Yani bu şuan en büyük tersine etki eden bir dinamik olabilir. Bir taraftan aslında uzlaşmaya hazır özgürleşmek ve huzur isteyen bir trend varken bir tarafta bunun tersine politikalar uygulayan bu trendi aslında zarar veren, ket vuran ve insanları da hayal kırıklığına uğratma riskine sahip bir politikalar zinciri ile yürüdüğümüzü düşünüyorum.

Yunus Emre: Çok teşekkür ederim. Onur Alp Yılmaz şimdi sizi dinleyelim.

CUMHURİYET KÜRT REALİTESİNİ REDDETMİYOR AMA GÖRMEZDEN GELİYOR

Onur Alp Yılmaz:  Kemal zaten çok güzel tarihsel bağlamı ele aldı. Ben de bir iki ayrım ve farklılıktan bahsedeceğim burada. Ben bir kere Osmanlı dönemindeki Kürt meselesi ya da Kürtlerin huzursuzlukları ile bugün PKK’ya giden süreç arasında, daha doğrusu 1960’la beraber aslında şehirleşme olgusunun ya da göç olgusunun ardından ortaya çıkan meseleler arasında ciddi bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Bu bana yanlış gelen bir tabir öncelikle onu ifade edeyim. Çünkü o günlerde, özellikle cumhuriyet döneminden sonra, Osmanlı döneminde o dönem için oradaki aşiret yapılarının şeyhlerin, Şeyh Mahmut ya da benzeri isimlerin Osmanlının merkezileşmesine karşı ortaya çıkarttıkları kendi statülerini kaybetme korkusunu ortaya koydukları bir perspektif var. Ama 1923 ile beraber, Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber, tabi Cumhuriyetin bir ıslah projesi var, genel olarak tüm toplumu ıslah etmek gibi bir projesi var. Ve bu yolda da Kürt realitesini bana göre reddetmiyor ama görmezden geliyor, çünkü sonuçta bir uluslaşma iddiası var. Ortaya bir ulus devlet çıkarma iddiası var. Görmezden gelme gibi bir yol seçiyor kendisine, tercihte bulunuyor. Ancak 1950’lerden sonra ya da işte Kemal’in az önce söylediği gibi, 50’lerin sonuna doğru özellikle göç meselesiyle beraber ortaya çıkan bir süreçte şöyle bir kırılma var. Birincisi tamam bunlar aşiret ailelerinden geliyor birçoğu zaten o dönem okuyabilecek olanlar onlar maddi imkanlar dolayısıyla. Ama o insanların da sosyalist hareketle tanışarak aslında eleştirilerini ortaya koymaya başladıklarını görüyoruz. Yani aslında bir yerde cumhuriyetin Kürtlere karşı uyguladığı ıslah projesi küçük feodalitenin ortadan kalkması olarak baktığı için sosyalistler bu meseleye ve onlar Hikmet Kıvılcımlı’yı okumaya başlıyor bu çocuklar ve ondan sonra aslında onlarda Kürt bölgesindeki kendi babalarının sahip oldukları feodal yapıya dahi karşı durma gibi bir noktaya evriliyorlar. En azından bir kısmı. Bu yüzden ben iki dönem arasında pek bir benzerlik kuramıyorum. Yani orada bir tarihsel paradigma değişikliği varmış gibi geliyor bana. İkinci olarak Kemalin söylediği güvenlikleştirme meselesi çok doğru. Burada 1970’lerin sonuna doğru PKK’nın ilk saldırıları örneğin 78-79’da oranın nüfuzlu ailelerine, nüfuzlu aşiret ailelerine yaparak aslında egemen aktör haline gelmeye çalışıyor ve aşiret etkisini kırmaya çalışıyor. Çünkü ikna etmeye çalıştığı şey kendi davasına hizmet eden bir yapılanma ve bu yüzden de egemen hakları savunmak için orada ciddi bir mücadele yürütüyor.

1980’den sonra 1984’le beraber özellikle kitleselleşmeye başlamasıyla beraber tabi Türkiye toplumunda Kürt meselesi ve PKK ayrımı çok yapılamadı. Bunu CHP geleneği yapmaya çalıştı ama özellikle Ecevit’in burada SHP’yi ya da CHP’yi “SHP ya da CHP’ye verilen her oy PKK’ya verilmiş bir oydur” noktasından eleştirmeye başlaması tabi sosyal demokrat camiada da aslında bu meseleye olumlu bakanlar arasında dahi etkili oldu. Kendi annemle babamı örnek verebilirim. En yakından gördüğüm örnekler. Onlarda dahi dur noktası yarattı. Çünkü Ecevit’in sonuçta sosyal demokrat taban üzerinde aldığı oyun üstünde bir etkisi vardı. Bunun sonrasında SHP de mecburen güvenlikçi perspektife, ya da CHP geleneği de o perspektife teslim olarak aslında ulusalcılık denen mesele de ortaya çıkmış oldu. Ya da en azından güçlendiren iki ana tahkim noktasından biri siyasi İslamsa öbürü Kürt hareketi. Böyle bir mesele ortaya çıktı.

2000’lerde şunu yaşadık. Ne oldu 2000’lerde? Adalet ve Kalkınma Partisi aslında cesur adımlarla, bugünden baktığımızda sonuçlarını görerek o adımların neden atıldığını daha iyi görüyoruz ama en azından o günler için cesur adımlardı. Erdoğan’ın “Kürt Sorunu benim sorunumdur” demesi ve daha sonrasında bir süreç yaşandı. Burada aslında devletin içindeki özellikle ordunun içindeki tırnak içerisinde, kendilerinin söylediği şekliyle “Kemalist vesayeti” tasfiye ederken bir yandan FETÖ’yü yanlarına alırken, öbür yandan Kürt hareketini yanlarına çekmiş oldular. Ya da en azından Kürt tabanını yanlarına çekmiş oldular. Ama daha sonrasında bir baktık ki özellikle 2015 sonrası süreçte, o aktörlerin tasfiye edilmesiyle beraber bugün zamanında ulusalcı kadroların rıza ürettiği mekanizmaların aslında aynı denklemden Adalet ve Kalkınma Partisi bir rıza üretimi sürecine girmiş durumda. Aslında çözülmek istenen şey Kürt meselesi değil, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarını güçlendirmek, gücünü tahkim etmek olduğunu görüyoruz ki 2010 referandumunda Kürtlerin boykot etmesi bu süreç bağlamında Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ne kadar uygun bir ortam yarattığını bize gösteriyor.

SORUNLARIN ORTAKLAŞTIĞI BİR DENKLEM İÇİNDEYİZ

Burada şöyle bir şey var tabii. Yıllar içerisinde Cumhuriyet modernleşmesi ile beraber Kürtler neyin yasak olduğunu biliyorlardı. Yani 1920’de de, 30’da da, 60’ta da, 70’te de, 80’de de bu ülkede Kürtçülük yapmak yasaktı. Anayasal olarak bu bir suçtu. Ama yani onu yapan başına ne geleceğini biliyordu. Tutuklanırdı, işkence görürdü, hani yasal olarak ya da olmayarak birçok yaptırıma maruz kalırdı. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yarattığı konjonktür içinde öyle bir şey yaşandı ki, yani 7 Haziran’da “Kürt sorunu çözülmelidir, mutlaka çözülmelidir” diyen insanın başına hiçbir şey gelmezken 8 Haziran’da aynı cümleyi kuran insanlar tutuklandı. Bu tabii bizim yurttaşlık hukukumuza çok ciddi zararlar veren bir mesele. Az önce Kemal’in söylediği araştırmalar, bizler de takip ediyoruz bunları, çok önemli bence. Çünkü şöyle bir yere evrildi. Kemal ile benzer bir şey söylüyoruz zaten. Özellikle gençler özelinde şöyle bir nokta var artık. Ya kardeşim benim Türk genci ya da Kürt genci ile karşı karşıya bulunduğum sorunlar aslında ortak. Ne işte bu, meritokratik sistemin yeniden inşa edilmesi, ya da bir yurttaşlık hukukun yeniden inşa edilmesi. Kimsenin etnisitesine, dinine göre ayrıma uğramaması. Bugün artık öyle bir şey ki sadece bunlar da değil. Bugün bir de bunun yanında siyasi kimliğine göre de ötekileştirildiği ve toplumdan dışlandığı bir süreç yaşanıyor. Yani o insanlar HDP’li ise, HDP’li diye dışlanıyorsa, ben kendi adıma CHP’liyim diye dışlanabiliyorum bu süreçler içinden, meritokratik süreçler içinden. Bu yüzden aslında sorunların da ortaklaştığı bir denklem içindeyiz. Bir yandan son 6-7 yıllık süreç büyük travmalar yaratmışken bir yandan da iktidarın değişmesi durumunda aslında CHP’nin ya da toplumsal muhalefetin burada büyük bir kozu olacağı ya da bir yeniden süreç başlatmak anlamında rızası olacağı, Kürtlerden böyle en baştan, sıfırdan belki, sayfa açmak için rolü olacağını düşünüyorum. Bu açıdan da aslında bu dönemi önemli görüyorum.

KİMLİK MESELESİ, DİN, LAİKLİK

Yunus Emre: Çok teşekkür ederim. 3 arkadaşımızın da açıklamaları, yorumları, değerlendirmeleri bir önemli bir çerçeve çizmiş oldu. Düşündüğümden farklı noktaya geldik aslında. O yüzden kafamdaki soruyu biraz değiştirerek, yeniden formüle ederek dile getireceğim. İkinci bölüm için şöyle bir soru yönelteceğim. Yüzünü batıya dönmüş bir Türkiye düşünelim. Yani Avrupa Birliği’ne girecek, demokrasi ve insan hakları konusunda gerçekten yol almış, ekonomik beklentilerin olumlu olduğu bir Türkiye manzarası.Böyle bir Türkiye, ülkemizde yaşayan Kürtler için de ve komşu ülkelerde yaşayan Kürtler için de bir cazibe merkezi olacaktır.

Türkiye’nin git gide bu evrensel değerlerden uzaklaşması ve ekonomide de ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunması bu sorunu yeni bir boyuta taşımış oluyor. Şimdi benim size sormak istediğim şu: Genel olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi, Türkiye’nin bir ekonomik gelişme doğrultusuna girmesi Kürt meselesinin gelişimini nasıl etkiler? Bunun yanına belki şunu da ekleyebilirim. İlk bölümde sizler üzerinde durdunuz, kimlik konusu. Kimlik tartışmaları ve kimlik temelinde kutuplaşma konusunun başka unsurları da var. Bu konuyu sadece Kürtlük bakımından düşünmek yeterli olmayacaktır. Örneğin din üzerinden de bir mobilizasyon. Ayrıca Kürtler ve din meseleleri, laiklik meseleleri var. Burada ne düşünüyorsunuz? Yani bu bir yanıyla acaba iktidarın işine yarayan bir alan mı yaratıyor? Ya da daha laikliğe yönelmiş bir Türkiye görünümüne Kürtler nasıl bakarlar? Özetle genel olarak kimlik siyaseti, din-laiklik konuları ile Kürt meselesi arasındaki ilişkiyi de nasıl değerlendirirsiniz diye de ilk sorumu da tahkim etmiş oluyorum. Bu sefer isterseniz bir değişiklik yapalım. Kemal Büyükyüksel ile başlayalım.

KİMLİK SİYASET TÜRKİYE’YE ZARAR VERİYOR

Kemal Büyükyüksel:  İlk olarak Avrupa Birliği’ne yönelen bir Türkiye’nin gerçekten cazibe alanına dönüşeceğini söylemekte yarar var. Çok bariz bir şey gerçekten. Hem de bölgede diğer ülkeler için de bir cazibe alanı oluşturacaktır. Bence şöyle bir ekstra artısı var. Bunu da açıkça söylemekte çekince görmüyorum. Türkiye’de yaşamanın endişesini taşıyan Kürtler için çok büyük bir garantör olacaktır Avrupa Birliği süreci. Yani bir Kürt vatandaş Türkiye’de yaşayan Türkiye’de yaşamaktan çok daha büyük bir memnuniyet duyacaktır eğer Avrupa Birliği’ne gireceğini biliyorsa. Ve bu onu aslında Türkiye’den uzaklaştıran duygusal faktörleri de zayıflatacaktır diye düşünüyorum. Yani Türkiye’ye entegrasyonu da arttıracaktır. Bu Türkiye’deki Kürtlerin Türkiye’yi by-pass ederek Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’ye bir şeyler dayatması şeklinde değil. Türkiye’ye bağlılığı da arttıracaktır. Çünkü orada kendisi için Türkiye’den öte bir fırsat görecektir. Türkiye’nin bunu sunduğunu görecektir. Yani şu da var, şunu da açıkça söylemek gerekir. Eğer bir Türkiye vatandaşı olmasa yani bir Irak’ta olsa ya da aynı coğrafya içinde başka bir ülkede olsa sahip olamayacağı bir yaşama sahip olacağını görecektir. Bu açıdan değerlidir bence bu Avrupa Birliği süreci de. Ki zaten Türkiye’nin de sağlaması gereken özünde bence bütün vatandaşlarına şunu gösterebilmektir, bu güce de sahip olduğuna inanıyorum, “bu ülke altında yaşayarak sahip olabileceğiniz şeylerden daha iyisine başka bir yerde sahip olamazsınız”. Bunu gösterebilmektir. Bunu gösterdiği zaman zaten bu duygusal bağın kurulacağını düşünüyorum. Bir de tabii ki hem duygusal hem de menfaat bağı da var. Bunu negatif bir şekilde kesinlikle söylemiyorum.  Yaşam koşulları açısından söylüyorum. Huzurlu olabilme açısından söylüyorum. Yani güçlü bir toplum ve güçlü bir devlete sahip bir ülke içerisinde özellikle uluslararası kurumlara entegre, Avrupa Birliği’ne de mümkünse entegre olan bir ülke içerisinde insan çok daha huzurlu, çok daha güvenli hissedecektir. Bu böyle bir şemsiyenin altında var olmaktan. Yani düşününce bunun alternatifi bir Irak, bir Suriye oluyor. Kesinlikle onları aşağılamak açısından söylemiyorum ama oradaki politik koşulları, asgari koşulları göz önünde bulundurduğumuzda çok daha farklı koşul, çok daha farklı sorunlar yaşadıklarını, çok ağır sorunlar altında olduklarını gözlemleyebiliriz. Yani Türkiye’nin böyle bir avantajı kesinlikle var.

Burada ben şunu vurgulamak isterim aklıma geldiği için. Kimlik siyaseti Türkiye’ye kesinlikle zarar veren bir şey. Kimlik siyaseti sadece Türkiye’ye değil genel olarak tüm toplumlara zarar veren bir şey. Ama genel olarak aklıma gelen şu oldu. 20 yıllık AKP siyasetinin bu açıdan Türkiye’ye verdiği en büyük zararlardan biri bütün çatışmaları toplumsal gruplar arasındaki çekişmelere dönüştürmesi oldu. Ve vatandaşları toplumsal grubun üyeleri üzerinden tanımlayan, onları toplumsal kimliklere sıkıştıran bir anlayış yaratması oldu. Yani çıkıyor Cumhurbaşkanımız, her konuşmasında sürekli olarak toplumsal grupları sayıyor. İşte Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Aleviler, ama bu komüniter anlayış kimlik siyasetini körükleyen bir anlayış. Ve aynı anda da aslında yurttaşlık kavramını yok eden bir anlayış. Çünkü böyle bir yaklaşım olduğu sürece herkes kendi toplumsal kampının içerisine sıkışıyor. Hani sanki bir sürü kabileymiş Türkiye ve bu kabilelerin toplamının üstünde bir kabile reisi varmış anlayışını ortaya çıkaran bir şey. Burada buna alternatif bir kurgunun geliştirilmesinin şart olduğunu düşünüyorum.

“KABİLECİLİK” TÜRKİYE’Yİ OLUMSUZ ETKİLİYOR

Yunus Emre: Araya girip bir şey söyleyeceğim. Bu konu Türkiye’de çok bilinmeyen bir konu. Belki açmanız faydalı olabilir. Bu kabilecilik, İngilizce karşılığıyla, tribalism olayı, siyaseti nasıl etkiliyor. Dünyada Lübnan, Irak gibi örnekler bakımından da biliyorsunuz çok tartışılan bir konu. En azından bir noktada arabanın devrildiği anlaşılıyor. Yani tribalism üzerinden bir politikleşme sürecinin de bahsi geçen ülkelerde nereye geldiği ortada. Biraz bunu açar mısınız? Bu ne demek? Türkiye açısından neden önemli?

Kemal Büyükyüksel: Kabilecilik şöyle bir şey demek. Toplumun farklı toplumsal grupların etkileşimine indirgemek. Ve aslında birey olarak yurttaşların varlığını göz ardı eden bir siyasi yaklaşım ve siyaset anlayışı üzerine kurgulamak kendi anlayışını. Bu neye yol açıyor: Toplumda sürekli olarak farklı kampların, yani kabile diyebileceğimiz işte bu, yani kabileleşme meselesi farklı toplumsal kampların oluşmasına yol açıyor. Bu illa ki etnik olmak zorunda değil, dini de olabilir. Ama başka konular üzerinden de olabilir. Mesela çok komik bir şekilde insanların cinsel yönelimi ile alakalı bir mesele olmasına rağmen, LGBT bireylerin sanki bir kabileymiş gibi bir muamele görmeleri de böyle bir şeydir. Kendilerine bunu atfetmemelerine rağmen. Ve böyle bir siyaset anlayışı sürekli olarak insanların aslında toplumda var olabilmesinin, eşit yurttaşlar olarak etkileşim içerisine geçebilmelerini engelleyen bir anlayış ortaya çıkıyor. Çünkü insanları belli komünitelerin üyeleriymiş anlayışına sıkıştırıyor. Ve böylelikle de zaten düşmanlaşma, otomatik olarak etiketleme gibi durumlar ortaya çıkıyor. Ve bu kişiler sürekli olarak kendi kamplarının içine sıkıştırıldıkları sürece, kendi kamplarının içerisinde kalıp başkaları ile etkileşim göstermedikleri için toplumsal güven düşüyor. Toplumsal güvenin düşmesi ile birlikte bu ortak zemin, toplumsal zemin zedeleniyor. Eşit bir şekilde yurttaşların etkileşim haline geçebileceği kamusal alan diye bir şey ortadan kalkıyor. Ve sonunda da tam da tabirine uygun bir şekilde diyebileceğimiz bir şekilde siz de güzelce örneğini verdiniz. Bunun en sağlıksız örnekleri tabii ki de Asya’da, Güney Asya’da özellikle ya da Ortadoğu’da görebileceğimiz örnekler. Lübnan’da artık kitlelerin tamamen dini kimlikleri üzerinden ya da başka ülkelerde etnik kimlikler üzerinden aidiyetlerini tanımlayıp, bu kamplaşma üzerinden herhangi bir toplum, ortak şeylerin kalmaması, ortak değerlerin kalmadığı, aslında toplumun parçalandığı bir yapı ortaya çıkıyor. Bu Türkiye için çok büyük bir risk. Ve Ak Parti son 20 yıllık sürecinde sürekli olarak aslında bu anlayışı destekleyen bir söylemle devam etti. Hep değişik toplumsal grupları vurguladı. Hala da devam ediyor. Yani hala herhangi bir mesele ortaya çıktığında, en son bu Boğaziçi meselesi üzerinden LGBT meselesi ortaya çıktı, LGBT bireyler sanki bir örgütmüş gibi, bir kampmış gibi tanımlanıyor. Ama aslında ortada çok bariz birbirinden çok farklı düşünen insanların sadece doğal bir özelliklerinden kaynaklanan, ortak tanımlanma durumları var. Ama kendilerini ne kadar ortak tanımladıkları da çok şüpheli. Yani bunu kim atfediyor onlara? Yani sorun da burada ortaya çıkıyor. Yani ben şunu çok önemli görüyorum. Ve alternatif kurgunun da şu açıdan mümkün olabileceğini düşünüyorum. Kimlik siyasetine karşı bu kamplaşmaya karşı bir eşit yurttaşlık vurgusu ve bunun üzerinden yürünmesi gerektiği. Çünkü kimlik siyaseti var oldukça, kamplar var oldukça biz yekpare, monolitik, tek bir blok olarak Kürtler diye bir şey tanımlıyoruz. Ama bunun üzerinden de ne istiyorlar, ne verilmesi gerekiyor gibi bir tartışmaya dönüyor. Bu çok sağlıksız bir tartışma bence ve sonunda da şuna dönüyor: sanki değişik toplumsal gruplara değişik imtiyazlar tanınması gerekiyormuş tartışmasına dönüyor. Ama buna alternatif olarak ortaya konulması gereken benim inandığım, bu 20 yıllık kutuplaşmayı da nasıl körüklediğini gördükten sonra bu mentalitenin kimseye imtiyaz sağlama amacıyla yola çıkmayan, kimseyi bir gruba sıkıştırmayan, eşit bir yurttaş olarak eşit bir zeminde herkesin var olabilmesini sağlayabilen bir anlayışın ortaya koyabileceği alternatif bir kurgunun sağlıklı olabileceğini, bunun için de kimlik siyasetinin ve bu kabilecilik anlayışının bir kenara konulması gerektiğine inanıyorum. İmtiyaz değil, eşit yurttaşlık diyorum.

Yunus Emre: Çok teşekkürler. Söyledikleriniz bana Durkheim’ın meşhur bir sözünü hatırlattı. Toplum tek tek bireylerin toplamından fazlasıdır. Toplumu tek tek bahsettiğiniz grupların da toplamından fazlası diye görmek lazım. Yani toplum = toplumsal grup A + toplumsal grup B + toplumsal grup  C. Bu formül yanlış. Toplumun bu grupların toplamı olduğu bakış açısının yanlış olduğuna, toplumun bundan daha fazlasına işaret ettiğine ve onun da temelinin yurttaşlık ve tabii yurttaşların eşitliği olduğuna işaret ettiniz. Bunun altını çizmek istedim.

Kemal Büyükyüksel: Küçük bir ekleme yapabilir miyim? Burada şunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Çok önemli bir yere değimdiniz çünkü. Buna da katılıyorum. Bireylerden de fazlasıdır, toplumsal gruplardan da fazlasıdır. Burada şöyle bir anlayış var. Yani iktidarın ideolojik yapılanmasını düşündüğümüzde aslında çok Osmanlıcı bir yaklaşımla bu işi yürüttüğünü,  her şeyi bir toplumsal gruplar, kümelere indirgediğini görüyoruz ama bu gerçekten modern çağa da çok uygun bir yaklaşım değil. Bunu da söylemekte yarar var. Yani modern devletler ve modern toplum anlayışı yurttaşlık, vatandaşlık üzerine kurulu. Bence burada bir ideolojik ve aslında bir anlayış çatışması var. Aslında Osmanlı’ya kadar geri giden bir çatışma da var diye düşünüyorum. Osmanlıcı tahayyülün yarattığı bir durum olarak da görüyorum bunu, bir tehlike olarak da görüyorum hala süregelen.

Yunus Emre: Çok teşekkürler. Bunları da not ettikten sonra şimdi geçen sefer ki sırayı yine bozarak Onur Alp arkadaşımıza söz vermek istiyorum. Buyurun.

TOPLUMSAL GRUPLAR ARASI DİYALOG ÇOK ÖNEMLİ

Onur Alp Yılmaz: Evet Kemal yine çok güzel açıkladı. Yurttaşlık hukuku gerçekten önemli ve sizin söylediğiniz bağlam da önemli Durkheim’ın sözüne atıfla. Yani toplumun da bütün bu toplumsal katmanlardan bağımsız bir özne olduğunu unutmamamız gerekiyor. Yani öyle bir kişilik kazanması lazım toplumun. Yani refleksleri göstermesi önemli. Yani belli aşamalarda. Toplumun karşısına grupları değil de bir yerde aslında devleti koymak herhalde burada doğru oluyor. Burada şu önemli bence. CHP’nin özellikle bu referandum sürecinden sonra yarattığı şey, geçen sizin yazınızda da belirttiğiniz, Kılıçdaroğlu Doktrini meselesinin bence en önemli yanı bu toplumsal gruplar arasındaki diyalog meselesi. Çünkü bizim en çok kaybettiğimiz şey diyalog. Şu an bu kutuplaşma, kamplaşma sadece bir taraf için olmuyor. Bizler de, yani ben bunu samimiyetle söylüyorum, Adalet ve Kalkınma Partili akrabalarımla konuşamıyorum. Yani buna benim tahammülüm yok. Çünkü söyledikleri şeyler benim dünyama ait şeyler değil. Kemal zaten buna dikkat çekmeye çalışıyor. Yani söylediği şey biraz buraya geliyor. Burada bir modernite, bir yurttaşlık var. Öbür tarafta bana başka bir hikâye anlatılıyor. Bu tabii ki kabul edebileceğimiz bir hikaye değil bizim. İşte tam böyle Osmanlı’daki millet sistemi ama bu sefer piramidin en üstünde bu defa Müslümanlar değil de Adalet ve Kalkınma Partililer var. Bir de böyle bir yanı da var. Hani benim Adalet ve Kalkınma Partili akrabalarımın da buradan nemalandığı falan yok. Bunlar klasik din sömürüsü üzerinden, Sakaryalıyım ben, muhafazakar insanlar. Bunun üzerinden aslında dini tekeline almış, en azından namaz kılan adam diye oy verilen bir denklem söz konusu burada.

Özellikle şehirli Kürtlerin sekülerizme bakışlarının Cumhuriyet Halk Partisi ile ya da bizlerle, bizim gibi düşünen insanlarla çok farklı olmaması önemli. Şehirleşmiş Kürtler için söylüyorum. Önemli bir diyalog kanalı bence. Çünkü bir yurttaşlık tanımı yapılacaksa bunun olmazsa olmazı bence laiklik. Bir yanı mutlaka laiklik olmak zorunda. Sizin yazınıza atıfla Erdoğan’ın herkes adına konuşma hakkını CHP’nin onun elinden almış olması aslında hakikaten ellerini kollarını bağlayan bir duruma getirdi onları. Bu noktada şu önemli. AKP’nin şöyle bir açmazı var HDP ile ilgili. HDP ile Kürt seçmeni ayırıyoruz birbirinden diyorlar ama ayrıştırılabilecek bir şey değil. Bir de somut gerçekler var. Somut gerçekliğe bakıldığında da o insanları temsil eden partinin HDP olduğunu da görebiliyoruz. Tabii hem sizin, hem de Kemal’in söylediği çok doğru bir şey var. Avrupalı Türkiye. Avrupalılaşan, Avrupa Birliği ile entegre olmaya çalışan bir Türkiye’nin Ortadoğu’da yaratacağı fark. Burada şöyle bir tehlike mevzubahis bizim açımızdan. Ben Amerika Büyükelçiliği’nin PKK liderlerinin başına ödül koyma meselesini çok önemsedim ve aslında bence çok kritik bir adımdı. İşte burada Biden ne yapmaya çalışıyor. PKK ile PYD’yi ayrı görüyoruz, bunlar aynı şeyler değil. Böyle bir şekilde AKP’ye oradaki oluşumu tanıma meselesini dayatmaya çalışacaklar. Tabii ki de ekonomide gelişme, eşitlik yurttaşlık filan önemli ama tek boyutu değil bunlar. Neden değil? Çünkü kimlik boyutu var. Eğer sadece bu işi ekonomik geri kalmışlıkla ya da eşit yurttaşlıkla açıklayacaksak örneğin Katalanya’yı ne yapacağız. Oradaki meseleyi ne yapacağız? Bunların hepsi aslında olumlu seyrettiği yerler. Ama hala orada mikro milliyetçilik temelinde çeşitli talepler var. İşte bu işin bir de böyle bir yanı var.

BATILI BİR TÜRKİYE, ORTADOĞU’DA CAZİP BİR TÜRKİYE’DİR!

Türkiye’nin bir vitrin yaratması mevzubahis. Aslında batılı bir Türkiye Ortadoğu’da cazip bir Türkiye’dir. Mesela yıllarca dizilerimizi oraya sattık. Nasıl sattık? Müslüman ama kadın ruhundan anlayan bir erkek hoşuna gidiyordu o bölgedeki kadınların. Yani işin bir de bu yanları var. Ya da takımları Avrupa’da boy gösteren bir Türkiye. Şampiyonlar Ligi’nde boy gösteren bir Türkiye daha cazip geliyor onlara. Siyaset boyutuna geldiğimizde devletin etnik ve dini olarak vatandaşlarına kör olduğu, bunu zaten Cumhuriyet yapmaya çalıştı ama bir yandan da temsilde adaleti sağladığı, yani bu defa bir de İkinci Yüzyıl Doktrini ise CHP açısından bu, bir de bunun yanına etnik ve dini körlüğün yanına toplumsal adaleti, temsiliyette adaleti sağladığı, bunu da nasıl sağlayabilir?  Bunun en iyi yolu yerel yönetimleri bir şekilde daha özerk bir yapıya kavuşturma meselesi. Daha yerel meclisler aracılığıyla belki bu işleri yapmak olabilir. Tabii çok daha derin tartışmalar, derinliğine inilebilir. Bu yolla yapılabilir. Çünkü orada akrabalarının kurdukları devletler var. Onlardan daha refah içinde, daha toplumsal adalet içinde yaşadıklarını görmeleri lazım ki Türkiye’ye dair bir aidiyet hissetsinler. Ve o tür bir yola girme gereği duymasınlar. O yoldan aslında onları döndürecek en önemli unsur, onlara dediğim gibi modern çağın nimetlerini sergileyebilmek. Bütün vatandaşlara sergileyebilmek. Yani bunlar belki de bizim bugün çok üstten söylediğimiz şeyler. Bunların nereye gideceğini, doğrultusunun ne olacağını, sınırlarının ne olacağını belirleyecek şey de toplumsal diyalog. Ben bunun başka bir yolunu bilmiyorum. Çünkü paylaşımın tek yolu diyalog. Dediğim gibi bizim ilk başta kaybettiğimiz diyalog kanallarını tekrar açmamız gerekiyor. Bunun için de tek yol az önce de dediğim gibi diyalog.

Yunus Emre: Çok teşekkür. Evet sevgili Anıl buyur lütfen.

“DOĞU GÖREVİ” NE DEMEK?

Anıl Kemal Aktaş: Teşekkürler. Buraya gelmeden biraz da temsilde adaletten, eşit yurttaşlıktan bahsettik. İvme içindeki arkadaşlarımla buraya gelmeden önce böyle bir etkinlik var, siz ne düşünüyorsunuz diye onların da düşüncelerini aktarabilmek adına, onların fikirlerini de aldım. Özellikle Kürt arkadaşlarımız bazı duygusal noktalardan da bazı şeyler söylediler. Şimdi burada yeri gelmişken yani Türkiye’nin gidişatının getireceği yeni bir düzeni tartışırken aslında şuna da bakmak lazım. Bence Türkiye’de var olanın aslında Kürtlere ne hissettirdiği de belki yeni gidişata giderken kuracağımız o denklemi, o mimariyi etkileyeceğini düşünüyorum.

Mesela bunlardan bir tanesi yıllardır gerçeklik haline gelen “Doğu Görevi”. Doğu Görevi elbette sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeyi işaret etmiyor ama zorunlu görevin yanı sıra sürgün icrası da gören bu kamu enstrümanı bölgede yaşayan insanlar üzerinde bir psikolojik etki bırakıyor olabilir mi bunu sormak lazım.

Kürtler üzerinden baktığımızda, Türkiye gibi böyle çatışmaları çok taze olan bir ülkede, kavganın hala devam ettiği bir yerde, “Doğu Görevi” gibi bir şey söylediğiniz zaman Kürtlerde de şöyle bir hissin yaratılmış olabileceğini de hatırlamamız gerekiyor. Yani siz aslında zaten bu ülkenin tercih edilmeyen bölgesinin insanlarısınız ve bu ülkede eğer bir rütbe düşümü, bir eğer cezalandırma yapılacaksa sizin yanınıza yollarız. Şimdi Kürtlerin bu hissiyat içerisinde hangi ortak yurttaşlığı sahipleneceğini düşünmek lazım.

Mesela Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na dair de şöyle bir şey var. Acaba Kürtlerin şöyle bir şey düşünebileceğini düşünüyor muyuz? Bu yerel yönetimler özerklik şartını uygulayan ve yine bu şekilde tartışmaları yaşayabilen ülkelerde bir şeyler, birbirine güven üzerinden bu yerel yönetimler özerklik şartı büyük riskler yaratmamış. Aksine Katalonya örneği verildi mesela, ya da Fransa’da yerel sisteme baktığımız zaman aksine bahsedilen yerel yönetimler reformu bu ülkelerde refah yaratmış.Türkiye’de ise Avrupa’da hemen herkese olumlu sonuçlar getiren bir yapısal reform Kürt meselesinde oluşan kırılmalar yüzünde hayata geçirilemiyor ve bu meselenin bir tarafı bu ülkenin vatandaşları aslında. Kürtlerde mesela bu hissi yaratıyor olabilir miyiz? Türkiye’nin bugün geldiğimiz noktada özellikle yerel demokrasinin getirildiği noktada, CHP’li, HDP’li belediyelere getirilen baskı noktasında acaba Kürtler şunu düşünüyor olabilir mi? Ya Türkiye belki de yerel reformunu, yerel refahını, yerel demokrasisini ve hukuki etkinliğini çok yükseltebilecek bir yapısal hukuki reformdan mahrum oluyor.

Yani Türkiye’nin bütününü demokratikleştirebilecek bir şeyden mahrum kalıyoruz ve bu esas olarak hangi sebeple? Veya dönüyorum kayyumlar meselesine. Acaba şöyle bir his yaratılıyor olabilir mi? “Siz bu işi çok iyi bilmezsiniz. Gerekirse biz size müdahale ederiz. Siz dışarıdan müdahale edilmesi gereken yurttaşlardansınız.”

Bir de kayyumlar var, bir de AKP’li belediye başkanlarının istifa ettirilmesi örneği var.Bu kadar eşit olmayan bir uygulama ortadayken, Kars ve Diyarbakır belediyelerine gelen kayyum uygulamaları ortadayken karşılıklı güveni nasıl tesis edeceksiniz? Mesela buradaki eşit olmayan uygulamada bu algıyı yaratıyor olabilir.Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de tekerrür eden “devlet en iyisini bilir ve gerektiği yerde sana en iyi müdahale yapar senin iraden dışında” algısı ve uygulamada olan gerçekliğin de aslında tekrarı. Ve tabii Kürtlere de şunu hissettiriyor olabiliriz. Yani gerektiği yerde müdahale edilmesi gerekenlersiniz. Ne hafızalarınız, ne anlayışınız bizim için yeterli değil. Gerekirse size müdahale ederiz.

Yunus Emre: Onur Bey’in ekleyecekleri var sanırım. Buyurun. 

CHP TARTIŞMAYI BAŞLATMALI, MAYINLI ARAZİYE GİRMELİ!

Onur Alp Yılmaz: Meselenin formal ve informal bir yanı olacak. İnformal yanı biraz daha ikna süreçleri içerisinde yer alacak, o rıza mekanizmasını üretecek şey. Bunun da tabii toplumsal aktörler, Kemal’in de az önce verdiği örneği hatta söyleyeyim size. Ezhel gibi toplumun bütün grupları tarafından sevilen, kabul edilen ve aslında bir şekilde protest şarkı söyleyen birinin çıkıp Kürtçe şarkı söylemesi ve bunu Kadıköy’de yapması. Tabii bunlar çok farazi örnekler. Birincisi buradan bir rıza üretimi tabii ki yapılmalı. İkincisi CHP’nin şöyle bir şey yapması bence önemli. Tartışmayı başlatmalı. Sonuç çıkıp çıkmaması çok önemli değil, bu kimlik meselelerinde bazen de sonuç çıkmıyor, yani bir şeyi yapmak bile tek başına anlamlı olabiliyor. Burada mesela Sezgin Tanrıkulu’nun 2013’te yanılmıyorsam yazdığı raporda, 2011’de de vardı, 2013’te de vardı bildiğim kadarıyla. Hakikatleri Araştırma Komisyonu diye bir yapı tasarlanıyor. Bu Kürt meselesi ile ilgili anlatılan hikayenin aslını araştırmakla ilgili bir mesele. Bu zor bir iş. Buradan bir sonuç çıkacağını düşünmüyorum açıkçası. Çünkü ne çıkarsa oradan iki taraftan biri mutlaka taraflı tarih diyecek buna. Ama bu tartışmanın başlaması aslında başlı başına anlamlı. İnsanların şunu görmesi, Kürtlerin şunu görmesi örnek üzerine söylüyorum ama genel için de böyle, CHP’nin mayınlı araziye girdiklerini görmeleri bence çok anlamlı olur. Olası bir iktidar dönüşümü döneminde. O mayınlı araziye girmek bile sonuçtan bağımsız olarak, sonuç çıkıp çıkmamasından bağımsız olarak son derece anlamlıdır. Ben bunu 2005’te Erdoğan’ın içi boş bir laf olarak Kürt sorunu benim sorunumdur demesi ile Kürtlerden gördüğü o teveccühe yaslanarak söylüyorum. Bu tartışmayı başlatmanın bile başlı başına CHP’ye çok şey kazandıracağını düşünüyorum.

Anıl Kemal Aktaş: Onur Alp’e ben de bir şey ekleyeyim. Buradaki önemli olan şey şu, yine bir politik psikolojik yaklaşımla şunu yakalayabiliriz. Kürt meselesine dönük çözümler sadece seçim kazanmaya dönük değil de seçim haricinde de hatırlanabilen ve gerçekten bir demokrasinin unsuru olarak çözülmesi gereken bir şey olarak hatırlanmalı. Mesela CHP’nin seçimler haricinde de bir hamle yapması, yani seçimler yaklaşmadan bir hamle yapması, bunu gündeme getirmesi, yani sadece hep iktidar olanla masaya bir pazarlık unsuru olarak oturma hissinden de kurtulur aktörler. Yani meseleyi bundan özgürleştirirsek o zaman belki gerçekten somut olana dair Kürtlerin de hafızası yeniden canlanır. 1980 öncesi Cumhuriyet Halk Partisi’nin çok cesur hamleleri yeniden olumlu bir şekilde hatırlanabilir.

Kemal Büyükyüksel: Ben de bir ekleme yapabilir miyim?

Yunus Emre: Tabii. Üçüncü tur olmuş oldu. Çok da iyi oldu. Lütfen.

Kemal Büyükyüksel: Ya şöyle evet bu formal ve informal ayrımı çok önemli.

Yunus Emre: Kemal Bey bunu bir tanıtır mısınız öncelikle? Neyi kast ediyorsunuz formal, informal ayrımından?

RIZA ÜRETMEK İÇİN DUYGUSAL BİR SÜREÇ GEREKİYOR

Kemal Büyükyüksel: Bu işin bir yasal süreci var değil mi? Bir kurumların dönüşmesi var, yeni kurumların ortaya konulması, yeni demokratik anlayışın yasaların belki dönüşmesi. Bunlar gayet mecliste yapılacak kurumsal siyasetin öznesi olduğu süreçler. Tabii ki toplumsal grupların da, toplumun da öznesi olduğu bir süreç ama sonuçta kurumsal siyasetin etkinleştireceği ve resmi olarak yasaya dökeceği bir şey. Ancak bir de bunun resmi olmayan kısmı var. O kısım aslında bu yasal dönüşümlerin sağlanması için alt yapıyı oluşturan şey. O da duygusal tarafı işin. Yani Kürtlerin kültürüyle, kimliğiyle kendisi olmalarıyla istedikleri özne olmalarıyla yani kendilerini saklamadan toplumda görünür olabilmelerinin sağlanabilmesi. Ama bu bir lütuf değil. Bunun doğallaştırılabilecek bir noktaya gelmesi. Ve bundan dolayı da bunun hafifleşmesi aslında insanların. Bunun hafifleşmesinin sağlanması. Bir garip bir mesele olarak karşılanmasının bitmesi. Mesela ne olmuştu? İstanbul’da Kürtçe tiyatro oynanacaktı ve bunu engelledi iktidar mesela. İBB, Ekrem İmamoğlu böyle bir şeye girişmişti, böyle bir çatışma yaşanmıştı iktidarla arasında hatırladığım kadarıyla birkaç ay önce. Bunun artık doğallaştığı, rutine bindiği, hatta sıkıcılaştığı, sıkıcılaşacak kadar doğallaştığı, insanların yadırgamayacak hale geldiği böyle şeyleri bir alt yapı oluşturulduğu zaman duygusal olarak toplumda belli kesimlerde bunun üzerine yasa üretmek çok kolaylaşır. Yani rıza üretmek deyince, sanki manipülatif bir süreçmiş gibi oluyor ama burada duygusal bir süreç de gerekiyor. Normalleşme, rahatlama, hafifleme, yadırgamama süreci gerekiyor. Ben ondan dolayı, Onur Alp ile konuşurken de bahsetmiştim, bunun çok değerli, orada çünkü inanılmaz bir duygu yakalandığını düşünüyorum ben. Kürtler için, genç nesil için.

SAYGI GÖSTERMEK “ANAHTAR” OLABİLİR Mİ?

Yunus Emre: Ben bir son soru sormak istiyorum? Söylediği her şey yanlış çıkan birisi var. Francis Fukuyama. Ama dünya çapında tanınan birisi ve yakın zamanda önemli bir kitap çıkardı. Kimlik Siyaseti, Identity Politics başlıklı. Orada gündeme getirdiği bir kavram ise sıklıkla gündeme geliyor; “Dignity”, Onur, haysiyet. Belki insan onuru demek daha doğru, insan onuru, insanlık onuru. Bu meselede galiba en kilit olay Türkiye’de de bu. Az önce sizin de ifade ettiğiniz Kürtlerin diline, hayat tarzına saygı göstermek meselesi. Saygı göstermek. Bu bir anahtar olabilir mi elimizde?

Kemal Büyükyüksel: Kesinlikle olduğunu düşünüyorum. Hatta saygı göstermekten öte, umursanmaması, saygı göstermenin bir sonraki, çünkü saygı göstermede bir şey var, dikkat çeken bir, ben şunu görüyorum kendi kişisel hayatımda. Ben bir toplu taşıma aracına bindiğimde toplu taşımada Kürtçe konuşan biri oluyor. Hatta bazen sınıfsal ayrımların da kesiştiğini görüyorum. Yani tabii ki de Kürtçe konuşan başka yolcular oluyor, bazen de dolmuşa bindiğinizde belki karşınıza gelmiştir, Kürtçe konuşan bir şoför oluyor. Dolmuş şoförü oluyor.  Dostuyla, arkadaşıyla telefonda konuşuyor. Bunun bir adımı tabii ki de buna saygı duymak. Ama bir sonraki adımı da bunu fark etmemek noktasına getirmek.

Gerçek normalleşmeyi sağlamak için, o insan haysiyeti, onuru, o insan fark edilmemek bile istiyor olabilir. Kendi öznelleşme sürecini yaşamasına rağmen. Yani bu birçok kesim için de geçerli. Çünkü her kimliğin bazı görünen tarafları var. LGBTİ bireyler için de olabilir. Yani beraber olduğu kişiyle beraber olduğunda bırakın saygı duyulmasını dikkat bile çekmeyeceği bir varoluşun içerisinde bulunmak arzusu.

Umursanmayan ya da kenara itilen ya da göz ardı edilen bir şekilde değil. Bu kadar normalleşmiş bir varoluştan bahsediyorum. Tabii ki de Kürtler içerisinde de şey olacaktır. Yadırganmış ya da dışarı itilmiş kimliklerin tanınma ya da el üstünde tutulma süreci olacaktır. Bu Amerika’da da var. Evet Black Culture’a önem verilmeye çalışılıyor, ezilmiş kimliklere biraz daha seslerini çıkartmak için önem verilmeye çalışılıyor ama toplumsal sistem içerisinde bunun yadırganmayacağı bir şey haline gelmesi. Kürtçe bir tiyatro olduğunda İBB’de, bakın bizim Kürtçe tiyatromuz da var gibi bir lütuf olmaktan bile çıkacak hissi vermek oradaki Kürt meselesinde çok önemli.

Burada da son söyleyeceğim şey şuydu. Ben şöyle bir anın yakalandığını hissettim. Bu hem Türk gençlerini, hem Kürt gençlerini birbirine bağlayan rahatlığın yakalandığı şeyi onda bulmuştum. Belki çok komik gelebilir dediğim gibi ama o Ezel’in yayınladığı Kürtçe Rap parçasında bulmuştum. O kadar doğal,  o kadar garip karşılanmayan, o kadar akan ve insanların içselleştirebildiği normalmiş havası vardı ki yansıttığı, Türk gençlerinin tepkilerini gördüm. Kürt gençlerinin tepkilerini. En azından bir kesimde. Ve orada bir birleşme gördüm. Bu zaten Türkiye’nin ilerleyebileceği bir yol. Türklerin ve Kürtlerin bir arada var olabildiğini görebildiğim bir siyasi andı mesela o. Çok basit oldu belki ama sanatın siyasal değerinden bahsediyorum burada. Ya da yankısından. Bunu vurgulamak istedim.

Yunus Emre: Evet. Onur Alp Bey buyurun lütfen.

CHP BAŞARISIZ OLACAKSA DA KÜRT MESESİNDE RİSK ALMALI

Onur Alp Yılmaz: Kemal’in söyledikleri çok anlamlı. Ama ben biraz farklı bakıyorum. Ben bu kadar iyimser değilim. Çünkü gerçekten bu çok sert bir mesele. Ortada bir kan var. Bu işin bir yerde mesela bir kan davası olduğunu unutmamamız lazım. Bu iş maalesef bir kan davasına dönüşmüş durumda. Bu yüzden zaten siyasetçiler için çok tembel bir alan bu. Yani burada bence en önemli meselelerden biri Adalet ve Kalkınma Partisi’nin düştüğü çözüm sürecini sadece Kürtlere anlatma meselesinden sıyrılmak. Bence çözüm sürecinin yani böyle bir sürecin, bunların hepsinin normalleşeceği bir sürecin, bunların hepsinin normalleşmesi için önce bunların yapılması gerekiyor. Bütün Türkiye’ye, Türklere, ya da bu milliyetçilik meselesinde seküler milliyetçi dediğimiz kesimlere hitap eden, CHP’nin de bir miktar oy tabanını oluşturan Trakyalılar örneğin, Ege Bölgesi seçmenlerine bu işin anlatılması gerekiyor. CHP bence öncelikli olarak kendi tabanını böyle bir sürece ikna etmek için, en azından bununla ilgili o tabanda bir rıza üretimi için yola çıkmalı. Ve bu kanın durmasının başka bir yolu olmadığını da o tabana, yani öncelikli olarak en rahat olduğu tabana diyelim, ikna ederek başlamalı. Çünkü bu iş aslında bir yerde şöyle oluyor. Bir ev toplantısında sizin ikna ettiğiniz bir aile, sizin partiliniz olabilir ya da olmayabilir, o da bir başkasına farklı bir fikir, en azından bir soru işareti yaratıyor. Bu aslında bir zincir halinde ilerleyen bir diyalog süreci.

Bu yüzden de dediğim gibi ilk başta bu meselenin sadece Kürtlerin değil, çünkü o da onları doğal olarak ayrıştırmak oluyor. Sanki sadece onlar için bir şey yapılıyormuş gibi bir durum var ve bu da Kemal’in söylediği ile tam olarak çelişen bir şey. Toplumumuzun ortak bir meselesinin olduğunu, günün sonunda bunun bedelini hepimizin ödeyerek bütün topluma aslında bunu anlatmak, bunun için de bir akil adamlar değil ama bence bu kadar işin içine girmeleri de yanlış sanatçıların. Onların daha outsider durması bence daha hoş. Çünkü o zaman siyaseten özne olmuşlar gibi algılanıyor ve hepsi kendi ticari ya da siyasi çıkarları için bir şey yapıyorlarmış gibi görünüyor. Ama böyle daha outsider, yani sanki kendileri istemiş de kendi inisiyatifleriyle bir şey yapmışlar gibi bu işleri yaparlarsa yani aslında biraz daha doğal görünür ise bu süreçler o zaman bunları besleyecek ve destekleyecek şeyler olarak karşımıza çıkabilir diye düşünüyorum. O yüzden dediğim gibi ben bu meselenin Türkiye’nin en büyük sorunu olduğunu düşünüyorum ve buna inanıyorum. Herkes böyle düşünüyor gerçi ama ben dediğim gibi bu meselede ne çok iyimserim ne de çok kötümserim. Yani iyi bir yöntem belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum bu meseleyle alakalı. Ama dediğim gibi bu mesele risk alınacaksa, CHP başarısız olacaksa da risk alacağı mesele ne olmalı derseniz o konuda bana göre kesinlikle Kürt meselesi olmalı. Çünkü CHP’nin tarihsel misyonuna  yakışacak şey de hem demokratikleşmenin hem de toplumsal barışın önündeki böyle büyük bir engeli kaldırmak ya da en azından bunun için adım atmak olduğunu düşünüyorum.

Yunus Emre: Çok teşekkür ederim. Çok iyi oldu. Anıl Kemal Bey?

CİDDİ BİR GÜVEN SORUNU VAR

Anıl Kemal Aktaş: Bir kere Türkiye’de ne yazık ki bir güven sorunu yeniden inşa edildi. Bu güven sorunu da bu Kürt meselesinin sadece tek bir tarafa, daha doğrusu çözüm sürecinin tek bir tarafa anlatılmaması ile alakalı gibi geliyor bana.

Kayseri’dekinin de Güneydoğudakine ya da İstanbul’dakine, daha doğrusu politik özne olan Kürtlere dair bir güven sorunu var. Kürtlerin de mesela Sakarya’da linç edilen Kürt işçilerden ötürü başkalarına karşı bir güven sorunu oluşmaya başladı ve yine bu güven sorunu daha önceki zamanlarda farklı örneklerle oluşmuştu. Ama bu güven sorununun nasıl oluşturulduğuna bakarsak Türkiye ne yazık ki belki 5 yıl, belki 10 yıl geriye gitti. Ve bu güven sorununa dair de bir popüler kültür öğeleriyle yaratılan bu bol bol askerli dizilerimizle vs ile bir ne yazık ki çatışmanın ya da savaşmanın bizim tek çözümümüz olacağını ve bu savaşmaktan çıkan kahramanlık hikayelerinden başka çözümümüzün olmayacağına dair bir güdülenme yaratıldı. Ama bu güdülenme yaratılırken de başka bir şey daha var. Yani bu güven sorunu karşılıklı olarak devam ediyor mesela Türkler, Kürtlerin hem bireysel seviyede hem de yapısal veya kurumsal seviyede, siyasi partilerine ve siyasi figürlerine dair ciddi bir güven sorunu yaşıyorlar. Bunu gözlemleyebiliyorsunuz. Anadolu’da yaşayan bir insan olarak bunu gözlemleyebiliyorum. Öbür tarafta Kürtlerde de çok hızlı gündelik çıkarlar üzerine belediyelerinden tutun kültürel haklarına kadar hemen şartların değişebileceğine dair bir güvensizlik oluştu. Bu kadar kaygan bir zeminde zaten sizin bir şey yürütmeniz zor olur. Ama şunu söyleyebilirim. Bir, Rawest’in araştırmalarında da görüyoruz bu güven sorununu yaratan şartlar ve jenerasyonlar değişiyor. İki, mesela jenerasyonların talepleri bu güven sorununu yaratan teröre dair ve ya daha ayrılıkçı söylemlere dair veya korku yaratabilecek, tetikleyebilecek unsurlarda bazı şeyler Kürt jenerasyonunda yeni Kürt gençliğinde değişebiliyor. Öbür tarafta da Türkler de meseleyi tanımaya çok daha gerçekçi bakabiliyorlar.

Türkiye’de Kürtlerin yaşadıkları sorunlar daha özeldir, daha farklı bir ayrımcılığa uğramıştır diyebiliyorlar. O da sağın demokratikleşmesiyle birazcık oldu bence. Yani sağ çok az da olsa biraz demokratikleşince bir şey yarattı. Son olarak şunu söyleyeceğim. Dignity meselesinden bahsettiniz. İnsan onuru, haysiyet dediğimiz şey. Bu zaten BM’nin hemen hemen bütün uluslararası sözleşmelerinde, bütün politika rehberlerinde en temelde olan ama ne yazık ki en korumasız gruplara dair sunduğu önemli koruyucu terminolojik kalıplardan bir tanesidir. Buradaki sorun bizim hala dignity konuşuyor olmamız. Ama bence pandemi bir şey gösterdi, bir fırsat yarattı. Fırsat şu, aslında Türkiye’de faturayı hep birilerinin, daha doğrusu birilerinin yanlışlarının faturasını, birilerinin yanlış tercihlerinin, birilerinin gündelik önceliklerinin sonuçlarının toplumun büyük kesimlerine pay edildiğini biliyorduk. Pandemi ile koruma ve destek mekanizmalarında, erişimi daha az olan insanların, açıkçası toplumun daha dezavantajlı kesimlerindeki insanların faturayı ödediğini bir kez daha gördük. Çok daha çıplak bir şekilde gösterdi pandemi bunu bize. Burada fırsat şu. Kürtlere dair de şunu söyleyeceğim. Türkler bu sistemsel asimetriyi bir kez daha ama geniş bir çerçeveden görmeli.

Bakın pandemideki bu eşitsizliğin sebebi ne? Bozuk yapı, bozuk sistem. Asimetrik mimari. Neo-liberalizmin saldırısı ile soyut ve somut zeminin kaymış olduğu gerçeği ile birlikte yine de söylemek lazım bu asimetrik mimari acaba Türkiye’de Kürtlere yönelik de bir haksızlığı süregelir hale getirmiş olabilir mi, sistematik hale getirmiş olabilir mi? Cumhuriyet çok önemli kazanımlar yarattı, doğru. Bu kazanımların getirdiği birikimi yeniden ele almamız gerekiyor. Ama şunu da yine söylemek gerekiyor Cumhuriyetin erdemleri eksik kaldı, ne yazık ki ne hedeflediği noktaya ulaşabildi ne de hedeflediği noktadaki eksikleri tamamlayıp en kapsayıcı ve refah getirici bir forma sokabildik. Kürt siyasetinin de eş zamanlı olarak kendi özeleştirilerini verebileceğine inanıyorum.O yüzden oradan belki örneği taşıyıp Türkiye’de bir yeni eşitlikçi anlayışı totalde bir yeni paradigmayı düşünmek lazım. Bakın burada bir duygusal çağrışım yapın, sizin bugün yaşadığınız bu eşitsizlik aslında sistemin hepimize dayattığı bir eşitsizliktir. Bu eşitsizlik bu kadar geniş bir şekilde, herkesi kapsayacak bir şekilde eşiğinize bugün ancak gelebildi belki şu andaki ağır şartları içerisinde. Türkiye’de herkes eşitsizliklerle muhatap oldu. Doğru ama yıllardır birileri bunu daha ağır bir şekilde yaşıyordu. Bu bozuk sistem aslında hepimiz için bir bozuk sistem. Yunus Emre: Evet. Çok teşekkürler tekrar. Açık oturumun sonuna geldik. Önemli değerlendirmeler oldu. Üç arkadaşımızın da katkıları önemli. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. 

KÜRT SORUNU BİR YURTTAŞLIK SORUNUDUR

Murat Karayalçın: Evet, ben Kürt sorununu çok genel olarak bir yurttaşlık sorunu olarak görüyorum. Yurttaşlarımızın bir bölümü içinde yaşamakta olduğumuz idari, siyasi sistemi kendileri açısından, kendi kültürleri açısından ya da yaşam tarzları açısından yeterli bulmuyorlar, bir değişiklik talebini seslendiriyorlar. Eğer yurttaşlarımızın bir bölümünün böyle bir talebi varsa, bir rahatsızlık yaşıyorlarsa, ona dayalı olarak bir talepte bulunuyorlarsa, ‘‘Böyle bir sorunum var benim” diyorlarsa bu sorun yalnızca o yurttaşlarımızın değil hepimizin sorunudur. O nedenle bunu ben bizim ulus olarak, toplum olarak en temel sorunumuz olarak görüyorum. Çok sayıda sorunumuz var ama Kürt sorunu bana göre bunların başında geliyor, bunların tümünden önce geliyor.

“Bu sorunu nasıl çözeceğiz” sorusunu yanıtlarken hiç kuşkusuz tarihi perspektifte bir değerlendirme de yapılabilmeli. Zaman zaman önem kazanan, zaman zaman ağırlık kazanan, zaman zaman silahlı çatışmalara yol açan, bunların olmadığı dönemlerde de sıcaklığını koruyan, yine de değişik şekillerde koruyan bir sorun bu. Bu coğrafyanın, bu toplumun bir sorunu.

Tarihçiler, Osmanlı’nın eyalet sisteminden vilayet sistemine geçişi ile birlikte bu sorunun öne çıkmaya başladığını söylüyorlar. Eyalet siteminde göreceli olarak özerklik varken, özerk bir yaşam söz konusuyken vilayet sistemine geçilmesi ile birlikte aynı zamanda merkezi yönetimin güç kazanması, işte insanların kayıt altına alınması, bir merkezi yönetim anlayışının getirdiği bütün kuralların sergilenmeye başlaması tarihçilere göre, bazı tarihçilere göre yani bu sorunun öne çıkmasına neden oluyor. Eğer bu böyle ise demek ki 1800’lerin ortalarından itibaren yaklaşık olarak biz bu sorunu yaşıyoruz. 1990’larda yeni ortaya çıkan anlayışla birlikte 1990’larda etnik kimliklerin, inanç kimliklerinin öne çıkışına yol açan siyasi gelişmeler ile birlikte Kürt sorunu daha da büyük bir ağırlık kazanmaya başladı. PKK’nın 1980’lerde başlattığı silahlı çatışmayla, 1990’larda çok çarpıcı bir şekilde öne çıkmaya başlayan Kürt sorununu ben birbirinden hep ayırmaya çalıştım. PKK başkadır Kürt sorunu başkadır, Kürt sorunu hepimizin sorunudur, benim de sorunumdur diye görüyorum. Bunun, bu ayrımın yapılmasının çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Şimdi 90’lardan bu yana yapılmış olan tartışmalara şöyle bir baktığınızda şunu görüyoruz; herkes, bu herkesin için de kişiler de var, siyasi partiler de var, akademisyenler de var, ne yapılması gerektiğini söylüyor. “Kürt sorunu yoktur” diyenleri bir kenara bırakıyorum. ‘‘Evet böyle bir sorunumuz var” diyen herkes bu sorunun çözümü için bir cümlelik, birkaç cümlelik nelerin yapılması gerektiğini seslendirmeye başladı. Sonra da bu düşünceleri seslendirenler kendi aralarında önermelerini tartışmaya başladılar ‘‘ne yapılmalı?’’ sorusu yanıtlanıyor.

NE YAPILMALI DEĞİL, NE YAPILMAMALI?

Bence 90’lardan bu yana yaşadıklarımız ‘‘Kürt sorununun çözümünde ne yapılmalı” sorusunun sorulmasının doğru olmadığını gösteriyor, ben bunun yerine ‘‘ne yapılmamalı?’’ sorusunun sorulmasının daha uygun olacağını düşünüyorum, ne yapılmamalı?

Bu soru sorulduğunda yani Kürt sorununun hangi alanda, hangi aralıkta çözüleceğini ortaya koyan bu sorunun sorulması söz konusu olduğunda ben Kürt sorununun çok daha geniş kitleler tarafından benimseneceğini ve Kürt sorununa bir güvenlik sorunu olmaktan, bir bölünme sorunu olmaktan daha farklı şekilde insanlarımızın bakmaya başlayacağını düşünüyorum. Bu bölünme korkusunu, güvenlik korkusunu göz ardı etmemek gerekir. Bireylerde olduğu gibi toplumlarda da bu sorun çok büyük önem taşıyor, hele bizim için hele bölünmüşlüğü yaşayan, yaşamış olan Anadolu’ya sıkışmış olan, bir yüzyıl içinde bunları yaşamış olan bir toplum için bu daha da büyük bir önem taşıyor. Ben şöyle düşünüyorum Yunus Bey; Kürt sorununun çözümü için yapılmaması gereken şeyler ya da hangi çerçevede sorunun çözüleceğini ortaya koyan yaklaşımlar bir aralığı tanımlayacak. Ben o alanda her şeyin yapılabileceğini düşünüyorum. Yapılmaması gereken şey, bence bu toprakların güvenliğidir, bu topraklarda kurulacak devlet yapısının sürekliliğidir. Bunun da ben ancak üniter devlet yapısıyla sağlanabileceği iddiasındayım. Üniter bir devlet yapısının getirdiği başka yan tanımlamalar da var ona girmeyeceğim ama eğer bu konuda mutabakat sağlanırsa yani “Kürt sorunu üniter devlet yapısının sınırları içinde çözülecektir” biçiminde bir anlayış ortaya konulursa ben burada çok hızla yol alacağımızı düşünüyorum. Neler yapılmalıya girmiyorum, aslında biz neler yapılmaya parti olarak da girmiyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi biraz önce söylediğime yakın bir duruş ortaya koydu, bir süredir de bu duruşunu koruyor yani Cumhuriyet Halk Partisi, ne yapılması gerektiğini değil; nasıl bir süreçte çözülmesi gerektiğini tanımladı. Doğru olan da buydu. Bu süreçte herkes yani ‘‘Böyle bir sorun vardır, evet doğru. Böyle bir sorun yaşıyoruz” diyen herkes “tüm siyasi partiler Meclis içinde, Meclis dışında görüşlerini söylesinler” dedi. Bir de bunlara ek olarak bir gerçeklik çalışmasının yapılmasını dile getirdi bu da çok önemli. Bu, dünya deneyiminden hareketle ortaya konulmuş olan bir görüştü, dünyada bu sorunu çözmüş olan toplumlar bir gerçeklik çalışmasını ortaya koyup ondan sonra öteki adımları atmışlardı. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunu söyledik; “bir Meclis içinde çalışma yapılsın bir de Meclis dışında herkes bir araya gelsin görüşlerini söylesin” dedik. Cumhuriyet Halk Partisi kendi görüşünü burada dile getirmiş değil, Cumhuriyet Halk Partisi bunun nasıl çözülmesi gerektiğine ilişkin görüşünü dile getirmiş bulunuyor. Biraz, ne yapılmalı görüşü ile benim biraz önce söylediğim ne yapılmamalı görüşü arasında bir çözüm, bir yaklaşım ortaya koymuş durumda. Eğer bu üniter devlet yapısı üzerine ya da onun ortaya koyduğu çerçeve içinde yapılacak bir çalışma olursa önümüze çok geniş bir olanaklar paketinin çıkacağına da inanıyorum.

Yunus Bey bu doğrusal programlamaya benzer bir şey, yani bir alanı tarıyorsunuz, o taralı olan alanın içinde değil ama taralı olmayan alanda da yol alabiliyorsunuz, rahatlıkla hareket edebiliyorsunuz. Aslında bu, 2018 Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde Sayın Demirtaş’ın ve HDP’nin seçim programlarında da bir şekilde yer almıştı, şunu söylüyorlar; biz 2018’de farklı 2 metin, 2 siyasi metinle halkın karşısına çıkmıştık. Bir Cumhurbaşkanı adayımızın hazırladığı program vardı bir de parti olarak biz bir metin hazırlamıştık. HDP öyle yapmadı, Selahattin Demirtaş’la parti tek bir metinle yurttaşların karşısına çıktı. Oradan biraz sonra tartışacağımız öteki konuya da belki bir geçiş yapabiliriz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapılanması ile ilgili bana göre ilginç ama çok önemli, çok yaşamsal bir saptamada bulunuyordu. Diyordu ki Demirtaş ve HDP; 1930’larda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu sıralarda üniter devletin ayakta tutulması için merkezi yönetimin güçlü olması gerekiyordu belki ya da gerekiyordu ama şimdi 21.yy’da üniter devletin güçlü kılınması için ya da üniter devletin gücü için merkezi yönetimin değil yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu aslında dünya genelinde de gidişe uygun bir değerlendirmeydi ama ben asıl bunu bu nedenle değil de biraz önce söylediğim yani ‘üniter devletten hareketle bu çözümü bulabilmeliyiz’ görüşüne yakınlığı nedeni ile bunu ifade etmiş oldum.

TÜRKİYE’DE MERKEZ VE YEREL

Yunus Emre: Efendim bu iyi bir başlangıç oldu. Buradan şöyle devam etmek istiyorum: siz Türkiye’nin yönetimi ve merkez-yerel arasındaki ilişkiler konuları üzerine de kafa yoruyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde yaptığımız bir konuşmada söyle bir şey söylemiştiniz; ‘‘Biz belediye diyoruz ama bütünşehir düzenlemesiyle birlikte öyle farklı yetkiler kullanıyor ki yerel yönetimler galiba belediye dışında başka bir isim vermek gerekir” demiştiniz.

Murat Karayalçın: Doğru.

Yunus Emre: Yani süt topluyor, tarıma dayalı bir sanayi yatırımı yapıyor gibi birtakım yani bildik tarihsel belediye hizmetlerinden çok farklı işlerle uğraşıyor belediyeler. “Ajandası çok çeşitlendi yeni düzenlemelerden sonra” demiştiniz ve tabii bütün il sınırlarını kapsıyor. Biraz bu bahsi konuşalım istiyorum çünkü bir yanıyla yerinden yönetim hem bir ülkede etkin bir yönetim olması için hem de demokratik katılım bakımından çok kritik. Başka boyutları da var ama bu ikisi çok önemli. Yani yönetimin etkin verimli olması ve katılıma, demokrasiye dayanması bakımından çok kritik. Özetle özellikle bütünşehir yasasını da göz önünde bulundurarak ‘‘Türkiye’de yerel yönetim meselesinin ele alınmasında nasıl bir bakış açısı Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesinin önünü açar?’’ diye bir soru sormak istiyorum.

MALİ VE İDARİ ÖZERKLİK MÜMKÜN

Murat Karayalçın: Şimdi ben önce sevgili önderimizin 1923’te, İzmit’te yaptığı ünlü basın toplantısına, çok uzun basın toplantısına göndermede bulunmak istiyorum. Galiba Ahmet Emin Yalman o basın toplantısında Atatürk’e Kürt sorununu nasıl çözeceğini soruyor ya da Kürt sorununun çözümü ile ilgili düşüncelerini soruyor. Atatürk de diyor ki; ‘‘Bu iki toplum çok içi içe girmiştir yani bir sınır çizmek her ikisi için de olanaklı değildir’’ belki isim olarak kullanmıyor ama özerk yönetimler, yerinden yönetimlerden söz ediyor aslında bu, üniter devlet içinde bir çözüm ifadesidir.

Üniter devlette bölge idaresi olmaz Yunus Bey. Yani kamu kuruluşlarının bölge örgütleri olabilir ama bir bölge idaresi söz konusu değildir. Adı üstünde üniter devlet, siyasi iradeyi bir merkez kullanmaktadır. Dolayısıyla bölge meclisleri söz konusu değildir ama iller düzeyinde pek ala bir özerklik işleyişini sağlamak, elde etmek olanaklıdır.

3 çeşit özerklikten bahsedilir; idari özerklik, mali özerklik, siyasi özerklik. Siyasi özerklik, üniter devlet içinde herhangi bir kitle için, herhangi bir etnik grup için, herhangi bir bölge için söz konusu olamaz; siyasi özerklik ancak devletin kendisindedir. Ama idari ve mali özerkliğin sağlanması pekala olanaklıdır.

Türkiye’nin il özel idaresi yasasının, belediye yasasının ve büyükşehir belediyesi yasasının 3. maddelerine baktığınızda bunların üçünün de idari ve mali özerkliğe sahip olduğu söylenmektedir, idari ve mali özerklikleri vardır. Bu, bana göre çok önemli bir niteleme, çok önemli bir düzenleme. Yani Türkiye’nin 81 ili var, 30 tane büyükşehir belediyesi var, 51 tane ilinde de il özel idaresi var. Ayrıca Büyükşehir Belediyelerinin olduğu 30 ilde de Büyükşehir Belediyelerinin olmadığı 51 ilde de çok sayıda belediyeler var, başka belediyeler var ama bizim yasalarımıza göre il özel idari yasasına, belediye yasasına, Büyükşehir Belediyesi yasasına göre bunların tümü idari ve mali özerkliğe sahiptir. Tabii bu işlemiyor, yani aslında tabii anayasanın bile işlemediği bir ülkede bu işlemiyor diye şikayette bulunmanın çok fazla bir anlamı yok ama yani en azından bu dile getirilmiş. Yani Atatürk’ün İzmit’teki basın toplantısı çerçevesinde kullanmış olduğu sözcük, sonra zaman zaman bu sözcükte kaldırılmış yani öyle iddialar da var. Bilmiyorum yani bazı tarihçilerin Atatürk’ün özerklik ifadesinin kullanılmasını bazı yayınlarda yönetimin çıkarttığını iddia ediyorlar bilmiyorum ama bu, yasalarımızda var, şu anda var. Anayasa’nın 127. maddesine göre merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerinde bir vesayeti var, o çerçevede değerlendirilmeli. Maalesef merkezi yönetim Anayasa’nın 127. maddesinin kendisine verdiği vasi olma yetkisini ya da vesayet yetkisini AKP döneminde son derece kötü bir biçimde kullanmaktadır. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na 1992 yılında Türkiye’nin koymuş olduğu çekinceleri kaldıracağımızı taahhüt ettik halkımıza karşı. Bunu yaptığımız zaman, Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminde, iktidarında bunu sağladığımız zaman sonuçta bu idari mali özerklikle gerçek anlamda kayyumların olmadığı; idari ve mali özerkliğin sağlandığı bir gerçek anlamda işleyişe dönüşecektir, dönüşebilecektir. Konuyu o çerçevede bir defa görmek gerektiğini söyleyeyim.

İkincisi, sorunuza hemen geleyim buradan hareketle. Evet, 2012 Aralık’ından bu yana Türkiye’nin 30 ilinde büyükşehir belediyeleri, ilin tümünden sorumlu olarak hizmet veriyorlar, böyle bir yasa çıktı. 2014 seçimlerine kadar bu, Kocaeli’nde ve İstanbul’da uygulandı. Maalesef üniversitelerimiz, maalesef akademisyenlerimiz yeterince bu deneyi Kocaeli’nde ve İstanbul’da 2012’den sonra işletilen bu yapıyı yeterince irdelemediler, değerlendirmediler ama Türkiye 2014’ten sonra 2019’da da bu, bütünşehir denilen büyükşehir ve bütünşehir denilen sistemin içine girdi. Artık büyükşehir belediyelerine belediye demenin biraz garip kaçacağı yeni bir yapı var. Neden garip kaçacak? Çünkü o il sınırları içinde bütün sektörlerden yalnızca tarımdan değil, ilin her yerindeki bütün sektörlerden sorumlu bir idari yapı var adına büyükşehir belediyesi deniyor. Yani dağ köyleri de bunun içinde, orman köyleri de bunun içinde, ovalar bunun içinde, her yer bunun içinde. Kaç milyon m2 ise bir il, bunun tümü büyükşehir belediyesinin hizmet sorumluluğunda. Tabii bunun nasıl kullanılacağı önemli, aslında idari gelişmede biraz her şey yasalar değil, her şey yazılı değil, yazılı metinler değil; biraz da idarecilerin, özellikle seçimle gelmiş idarecilerin bunu nasıl kullandığı bunu belirleyecektir. Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanları bunu tam benim beklediğim gibi kullanmaya başladılar. Yani biraz da bu salgın koşullarında bizim belediyelerimiz her alana giriyorlar. Özellikle başta tarım olmak üzere her alandan etkinlikte bulunuyorlar, bu iyi bir gelişme. Bunun yanı sıra sanayi sektörüne girebileceklerdir, aslında tarımın alt dallarına örneğin sulama yatırımlarına girebileceklerdir, tohumculuk yapıyor mesela bizim Ankara Belediyesi tohum hizmetleri veriyor, bu çok önemli bir hizmet, fuarcılığa girilecektir. Dolayısıyla artık klasik belediye hizmetleri yok, yeni bir hizmet var, yeni bir hizmet yapısı var, yeni bir hizmet anlayışı var.

“İL ANAYASASI” KONUŞULUYOR

Şimdi bunu imar yasasının getirdiği bir başka plan metniyle ilişkilendirmek istiyorum, o da çevre düzeni planı. 1/100000’lik Çevre Düzeni Planı. Türkiye’de merkezi yönetim iktisadi ve toplumsal planı hazırlıyor, yerel yönetimler de fiziki planı hazırlıyor. Yani merkezi yönetim maalesef ulusal fiziki plan, fiziksel plan çalışmasına girmedi; fiziki planlar yerel yönetimlere bırakıldı, kentlere bırakıldı. Şimdi artık bu çevre düzeni planıyla 1/100000’lik çevre düzeni planıyla büyükşehir belediye meclisleri dağ köylerinde, orman köylerinde, ovalarda, ilin her yerinde fiziki planda yapıyor. Artık iktisadi ve toplumsal planla fiziki plan üst üste örtüşüyor. Hatta buna ‘‘illerin anayasası’’ diyorlar, bazıları bu plan metnine il anayasası diye adlandırmada bulunuyor, çok da yabana atılacak bir şey değil. Dolayısıyla büyükşehirlerimizin nerede olduğunu bir tarayalım, büyükşehirlerimizin nerede olduğunu bir gözümüzün önüne getirelim. Burada büyükşehir belediye meclisleri, bir tür federatif yapılanma var biliyorsunuz onu da söyleyeyim, büyükşehir belediye meclisi listesi ayrıca seçilmiyor. Seçmene ayrı bir liste sunulmuyor, ilçe belediyelerini ilk şu kadarı büyükşehir belediye meclisine geliyor. Bu hoş birşey, bence hoş birşey, bence doğru bir şey. Yani yine Atatürk’ün İzmit basın toplantısında söylediğini de ifade eden birşey bana göre. Büyükşehir belediye meclisi, kendi ilinin, tabii yanlış bir izlenim olmasın anayasa lafını teknik anlamda biraz önce kullananlara göndermede bulunarak söyleyeceğim, kendi ilinin iktisadi, toplumsal, fiziksel durumunu mahalli müşterek, ki ihtiyaç ifadesini kullanıyor anayasa, yani yerel ortak gereksinimlerini bütün ortak sektörlerde kendi kararıyla, kendi kararıyla karara bağlıyor. Ve kendi öz gelirleri var, bütçesini merkezi yönetime sunmuyor, meclis karara bağlıyor. Bütçesini, meclis ve öz gelirleri var, devlet bütçesinden belediyelerin pay almasını bazıları yanlış yorumluyor; belediyenin öz geliri olarak görmüyor, halbuki öz geliri Yunus Bey. Yani onu vermek zorunda yani başbakanın, bakanın, cumhurbaşkanının keyfine bağlı değil, yasa öngörmüş şu verilecek diye, dolayısıyla bu öz geliridir. Yani kendi geliri var, kendi gelirleri ile kendi bütçesini hazırlıyor, kendi bütçesini kendi onaylıyor. İdari mali özerklik dediğimiz bu. Bunun üzerine vesayet baskısını da kaldırdığımızda, yani bizim iktidarımızda böyle bir taahhüdümüz var, dolayısıyla üzerinde vesayet baskısı olmayan, kayyum baskısı olmayan illerimiz idari ve mali özerkliğe sahip olarak hemşerilerine hizmet vereceklerdir, üniter devlet yapısı içinde ayrı bir siyasi bölgelenmeye gitmeden iller düzeyinde önemli adımların bu çerçevede atılabileceğini düşünüyorum.

BÜYÜK BAŞARIDA HDP SEÇMENİN BELİRLEYİCİ PAYI VAR

Düzgün Arslantaş: Benim sorum Kürt sorununun daha çok siyasi boyutuyla, siyasi partiler boyutuyla ilgili olacak. O da şudur; 2019 yerel seçimlerinde büyükşehirlerin kazanılmasında bildiğiniz üzere Kürt seçmenlerin çok ciddi etkisi oldu. Ama daha sonradan yani ittifakın neresinde olduğuna dair birçok tartışma yani Millet İttifakı’nın neresinde olduğuna dair birçok tartışma yapıldı. İttifaka dahil değil ama çok tartışıldı. Siz de 2004 seçimlerinde yanılıyorsam Demokratik Güç Birliği yapmıştınız. O dönemde de çokça tartışılmıştı, siz bu iş birliğini nasıl görüyorsunuz, geleceğini nasıl görüyorsunuz, onu merak ediyorum.

Murat Karayalçın: Yorumunuza katılıyorum. Bizim Ankara’da içinde olmak üzere elde ettiğimiz bu büyük başarıda HDP’ye oy vermiş seçmenlerimizin belirleyici payları var. Başka bir şekilde söyleyeyim; eğer HDP’ye oy vermiş seçmenler bize bu desteği vermeselerdi biz böyle bir sonuç elde edemeyebilirdik. Ben tek tek illeri sıralamayayım, bütün illerimiz için bu dediğiniz beş aşağı beş yukarı geçerlidir. Evet 2004 yılında böyle bir iş birliği yaptık, daha öncesine gideyim 1991 yılında rahmetli Erdal İnönü’nün Genel Başkanlığı sırasında TBMM’de iş birliği diyebileceğimiz bir ortak liste çıkarılmıştı, 2004’te de bunu yerel yönetim ölçeğinde yaptık. 2019’da Düzgün Bey, garip bir ittifak oldu. Yani aslında bu biraz sizin sorunuzu da belki yanıtlayacak olan bir şey. 2018’den devralınan bir şey. 2018’de Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerinde kısmi ittifak vardı. Yani biz İYİ Parti ile meclis seçiminde ittifak yaptık, cumhurbaşkanlığı seçiminde ittifak yapmadık, ayrı adaylar çıktı. Bizim adayımız farklıydı İYİ Parti’nin adayı farklıydı ama 2 parti Meclis’te, TBMM seçiminde ittifak yapmıştı. 2019’da bu iki parti, yani İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi ittifak yapacaklarını söylediler, bu biraz da dediğim gibi 2018’in devamıydı. Saadet Partisi seçmeni de bunun içinde o da buraya oy verdi, bu adaylara oy verdi büyük ölçüde. Saadet Partisi ‘‘Ben dirsek teması halindeyim’’ dedi ittifak kelimesini kullanmadı. Garip bir şey. O, öyle dirsek temasıyla girdi işin içine. ÖDP’nin hiç adı yoktu ama ÖDP’nin Genel Başkanı bizim Beyoğlu Belediye Başkan Adayımızdı; Alper Taş. HDP’nin de adı yoktu ama biraz önce sizinle mutabakata vardığımız gibi HDP seçmeninin çok büyük desteği ile biz bu sonucu elde ettik. Hemen hemen herkes bu bizim mutabakatımızı paylaşacaktır onlar da aynı görüştedir.

İTTİFAK DEVAM ETMELİDİR

Şimdi önemli olan bundan sonra ne olacağı, bundan sonraki seçimlerde ne yapılacağı. Evet bu, bana göre aynı şekliyle sürmelidir, bu ittifak devam etmelidir ama çeşitli duyarlılıklar var o da göz ardı edilmemeli. Ben Sayın Genel Başkanımızın bu duyarlılıkları dikkate alarak bir birliktelik sağlamaya çalıştığını, öyle bir çaba içinde olduğunu görüyorum. Aslında bu biraz daha geriye giderek 16 Nisan 2017 Referandumu’nda başlamış olan bir süreçti. Şimdi o süreç 2017’de, 2018’de, 2019’da işletildi.

2017 ile başlayan referandumla başlayan süreç, bu yıl ben sonbaharda belki seçim olabilir diye düşünüyordum ama gittikçe bu beklentim azalmaya başladı, bununla birlikte Düzgün Bey hemen hemen herkes 2022 Haziran’ını Mayıs’ını hem Cumhurbaşkanlığı hem TBMM seçimi için dile getirmeye başladı. Yani yaklaşık bir yıl sonra bir seçim var önümüzde. Peki o seçimde ne olacak, yani o kitle ne yapacak? Bence çok önemli, ben bunun devam etmesi gerektiğine inanıyorum ama parti ne yapacak bunu bilemem şimdi tabi.
Bir ekleme de bulunmak istiyorum. Şimdi tabii idareye bir bütün olarak bakmamız gerekiyor, yalnızca yerel yönetimlerde yapılacak düzenleme istediğimiz sonuçların elde edilmesi için yeterli olmayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti nasıl yapılanmalı? Merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle, yargısıyla, parlamentosuyla ona bakmak gerekiyor. Son sıralarda çok yoğun bir biçimde ittifakların, ittifakı oluşturan partilerin yaklaşımlarından hareketle bir anayasa tartışması yaşıyoruz. MHP’nin bu açıklamasının ardından yeni gelişmelerin de devreye gireceğini tahmin ediyorum. Yani hemen hemen bütün siyasi partilerimiz bir anayasa metni hazırlıyor. Bunlar da iki kümede toplanıyor. Parlamenter sistemin anayasası, başkanlık sisteminin anayasası şeklinde. Böyle bir kümelenmenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karşı karşıya olduğu devlet sorununun, yönetim kalitesi sorununun devlete olan güvenin ortadan kalkmasının yarattığı sorunların çözümünde yeterli olmayacağını düşünüyorum. Bu yanıt değil, yani parlamenter sistem Türkiye Cumhuriyeti Devleti nasıl örgütlensin sorusunun yanıtı değil ya da başkanlık sistemi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti nasıl örgütlensin sorusunun bana göre yanıtı değil. Bana göre biz bir yandan kendi coğrafyamızın zorunluluklarını, bir yandan dünya genelinde tüm devletlerin karşı karşıya olduğu gelişmeleri dikkate alarak, bir yandan ne bileyim anayasamızın baştan bu yana bütün anayasa metinlerinde olan devlete verilen görevleri falan ortaya koyarak bir tartışmayı yaşamalıyız.

HALKI İŞİN İÇİNE KATABİLMELİYİZ

Şurası çok ilginç Yunus Bey; şimdi Anayasa’nın 5. Maddesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi hizmetleri vermesi gerektiğini tanımlamış. Bu yeterli ya da değil ama böyle bir tanım var. Fakat parlamenter sistem olsun, başkanlık sistemi olsun tartışmalar yapılırken bu tanım, yani Anayasa’nın 5. Maddesi’nin getirdiği tanım acaba nasıl bir devlet sistemini gerekli görüyor konusuna değinmiyoruz. Şimdi ortada çok vahim bir şey var geçenlerde Bekir Ağırdır’ın bir yazısında okumuştum ya da Konda’nın bir anketi belki. Sık sık şu soruyu soruyorlar; “devletin çıkarları söz konusu olduğunda yargı, devletin tarafında mı olmalı, yurttaşın tarafında mı olmalı” sorusu soruluyor ve bu soruya çok yakın tarihlere kadar yurttaşlarımız ‘‘Devletin tarafında olmalı” yanıtını veriyorken 2021 Ocak’ından itibaren burada çok büyük değişiklikler ortaya çıkmış. Yani bizim için, bu topraklarda yaşayan insanlar için devlet adeta kutsaldır, devletin çok özel yeri vardır. Bu, Avrupa’daki devletlere benzemez yani Lüksemburg’un Belçika’nın devleti değil bu, Türkiye bu toprakların devleti. Ama ilk kez bir anlamda devleti silen, bir anlamda devleti bu şekilde değerlendiren bir tepki görüyoruz. Dolayısıyla, konuyu yalnızca Kürt sorunu bağlamında değil, konuyu parlamenter sistemi mi başkanlık sistemi mi bağlamında değil, çok daha geniş bir çerçevede görüp onun tartışmasını yapmamız gerekiyor. Bu tartışma bence, hiç olmazsa şu kadarını söyleyerek açıklamamı tamamlamış olayım, bu tartışma bence yetkiyi yönetime verenlerin de o yetkinin kullanımı sürecinde işin içinde olmasını gerektiren bir şekilde sonuçlandırılabilmelidir. Yani bir kişinin, şimdi egemenliği kim kullanıyor? Cumhurbaşkanlığı + Parlamento yani 1 kişi + 600 kişi değil mi? Yani çok basit bir şekilde ortaya koymak gerekirse şimdi bunu kim kullansın tartışmasını yapıyoruz. E bu yetkiyi veren halk, halkı işin içine katabilmeliyiz yani planlama süreçlerinden biraz önce söz ettim. Yalnızca merkezi, yerel yönetimler için bunu almayın; merkezi yönetimin planlaması var, proje örgütlenmesinde, kamu projelerin örgütlenmesinde bunu işin içine katabilmeliyiz. Yani Gezi Direnişi’nin şimdi işte ne bileyim İkizdere’de ortaya konulan direnişin çok açık bir şekilde sergilediği gibi halkın o proje hazırlığında, proje uygulamasında işin içinde olmasını sağlayacak birtakım düzenlemeler yapabilmeliyiz. Yani sorun yalnızca denge denetleme sorunu değil, denge denetleme tabii önemli ama bir de yetkiyi veren halkı yönetimin içine katabileceğimiz bir genel devlet projesine gereksinme olduğunu düşünüyorum.

Birisi “” üzerinde düşündü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: