Afganistan’da Askerle Bu İşi Çözemezsiniz!

HİKMET ÇETİN

İkinci Yüzyıl Dergisi’nden Yunus Emre, Hüseyin Can, Burak Cop ve Zeynel Emre CHP Eski Genel Başkanı ve Dışişleri Eski Bakanı Hikmet Çetin ile Dışışleri Bakanlığı’nın yapısından, geleneklerine; Balkanlardan, Afganistan’a kadar dünü ve bugünü konuştu. Çetin, güncel Afganistan tartışmaları için “Taliban’ı dışlayarak, Hükümeti dışlayarak yapılacak bir hareket yanlış olur. Risklidir, çok risklidir. Yani Taliban’ın onayının olmadığı bir şey çok risklidir” belirlemesi yaptı.

Yunus Emre: Sayın Genel Başkanım siz Dışişleri Bakanlığı yaptınız. Afganistan’da özel misyonla bulundunuz. Bunların hepsinin ötesinde Türkiye’yi ve Türkiye’nin geleceğini düşünen bir aydın, bir politikacı olarak sizi konuk ediyoruz dergimizde. Dergimize katkınız için de çok teşekkür ediyoruz…

Türkiye’de dış politika uzmanlarının çok sık gündeme getirdiği bir konu var. O da dış politikada kişiselleşme, şahsileşme, kurumsallığın, kurumsal işleyişin devre dışı bırakılması. Dış politikanın karar alınmasında ve uygulanmasında geçmişte katkısı olmuş birçok kuruluşunun devre dışı bırakılmış olması. Şahsi yakınlık, kişisel bağlar, aile bağları bunların dış politikada ön planda yer alması. Bu türden bir çok sorun uzmanlar tarafından sıklıkla gündeme getiriliyor. Sizin Devlet Planlama Teşkilatı’ndan da bir birikiminiz var. Bunu da göz önünde bulundurarak kurumsal gerilemeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gerçeğin Türkiye’nin dış politikasının geleceğine etkisi nasıl olur?

Dışişleri yurtsever bir kurumdur

Hikmet Çetin: Böyle bir sohbet olanağı verdiğiniz için ben de çok teşekkür ediyorum. Dışişleri Bakanlığı çok önemli bir kurum. Osmanlı’dan gelen çok değerli ve derin yapısı her dönemde devam etmiştir. Ben 1950’lerden beri, öğrenciyken de izliyordum, takip ediyorum. Hiçbir zaman siyaset girmemiştir o kuruma. Demokrat Parti 10 yıl iktidarda kalması da bu gerçeği değiştirmemiştir. Çünkü Dışişleri Bakanlığı çok sağlıklı bir kurumdur. Ben aslında 3 yıl çalıştım ama daha önce de birçok zamanlar, örneğin 70’li yıllardaki Hükümete vekâlet ederken de. Dünya ölçüsünde çok bilgili, yetenekli, yurtsever bir kurumdur, tabii ki istisnaları olabilir ama genelde öyledir.

Kuruma girdikten sonra 20 yıl geçmeden normal olarak bir insan büyükelçi olamıyor. Birinci Katip diye başlar, yurtiçinde çalışır, sonra yurtdışına gider, gelir, sonra İkinci Katip olarak gider gelir. Sonra bir sınava girer Başkatiplik, derken Daire Başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı ve 45 yaşlarında ancak büyükelçi olunabilir. Bu gidiş gelişler ve çalışmalar çok büyük bir bilgi birikimi sağlıyor. Şimdi bu dönemde bütün bunlar yok oldu. Yani son örneği göstereyim. Dünyada örneği olmayan bir şey. Biden ile görüşmede (Erdoğan’ın) yanında bir kız var. O kız bir kere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı mı bilemiyorum. Ama o konuşmada ne konuşulduğu konusu en azından Bakanlığın hiçbir yerinde yoktur. Bu sadece bir örnek, son örnek bu.

Çok zamanlar gittikleri yerlerde Büyükelçiye ya danışırlar, ya danışmazlar ya da özel bir toplantı olursa, 1 artı 2, 1 artı 3 gibi sürekli olarak Dışişleri dışlanır. Dışişlerinin dışlanması aynı zamanda bu konuşulanların birikim olarak devletin kayıtlarında olmadığı anlamına geliyor. Bu yıllardır artarak devam ediyor. Ben bir anekdot anlatayım. Yani nasıl çalışıyor Dışişleri?

Dışişleri şimdi bir partinin kurumu gibi

Sayın Demirel’le Başbakan iken Washington’a gittik. Heyetler arası görüşmelerden sonra 1 artı 1 bir görüşme daha söz konusu oldu. Normal olarak oradakilerin beklentisi, Sayın Demirel’in de başlangıçtaki beklentisi benim de gitmem, yani 1 artı 1 başbakan ile beraber Dışişleri Bakanı olarak ben. Tam gitmek üzereyken bana hadi dedi, ben girmeyeceğim dedim uygun görürseniz. Niye dedi? Efendim buranın Büyükelçisi var. Bir kere, ben öyle çabuk not tutamam. İkincisi burada konuşulanları burada takip edecek olan Büyükelçidir. Ben nasıl olsa sizden de, Büyükelçiden de ne konuşulduğunu öğrenirim. Bunun için uygun görürseniz, ben girmeyeceğim, Sayın Büyükelçi girsin dedim, çok memnun oldu aslında bunu hatırlatıp söyleyince. Dışişleri böyle çalışıyordu. Bunlar tamamen yok oldu. Kurum dışlanmış, kurumda heyecan kalmadı arkadaşlarda. Heyecan yok. Böyle bir beklenti de yok. Yani nereden ne zaman kimin tayin edileceği belli değil. Şimdi zaman zaman tabii ki yasaya göre mümkündür ama 25-30 kişiye çıktı, partileşti orası. Orası giderek bir partinin kurumu haline geldi. Yani öyle önemli merkezlere partiden gidiliyor ki; Washington en son. Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Tokyo, Pekin, Tahran, Katar, son zamanlarda Azerbaycan… Böyle önemli merkezlere tamamen tek özellikleri dedikleri gibi dil bilmeleri bir de o partinin ya adayı ya eski milletvekili olmaları. Bunun zararı dış politika uygulamalarında görülüyor. Yani eğer iktidar o kurumla beraber çalışılsaydı, o birikimi, o bilgiyi, o geleneği kullansaydı, Suriye’de o noktaya gelmezdik. Mısır’la 10 küsur yıla yaklaştı. Mısır’da büyükelçimiz olurdu. İsrail’de yine büyükelçimiz olurdu. O zaman bugünkü gibi sıkıntılı olaylar olmazdı, olmayabilirdi. O nedenle bugün dış politikada karşı karşıya olduğumuz en önemli sorun sizin de başta belirttiğiniz gibi aslında kurumsal kimliğin, kurumsal yapının aslında dışlanmış olması. Çünkü Dışişleri Bakanlığı aslında özellikle de Genelkurmayla çok sıkı çalışan bir kurumdur, istihbaratla da, başka kurumlarla da ama özellikle de Genelkurmayla çok eşgüdüm içinde çalışılır. Bunların bugün ne kadar uygulandığını bilemiyorum. Ama bugünkü uygulama Türk Dış Politikasını çok önemli ölçüde olumsuz etkilemiştir. Yani daha fazla da ayrıntıya da girmek istemiyorum.

Yunus Emre: Siz çok kritik bir dönemde Dışişleri Bakanlığı yaptınız. Yani Soğuk Savaş’ın sona erdiği,  yeni dünya düzeni tartışmalarının olduğu bir evre. Ve Türkiye’nin etrafında da yani Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Orta Doğu’da çok önemli sorunların gündemde olduğu bir evre. Birinci Körfez Savaşı’nın sonrası, Kafkaslar’da malum Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgali, Balkanlar’daki etnik çatışmalar. Türkiye o dönemde bütün bu sorunları bir şekilde, Türkiye’nin kırılganlığına, ekonomik sorunlarına rağmen yönetmeyi başardı. Ama bugün günümüzde gerçekten etrafındaki sorunlara bir çatışmacı taraf olarak katılan ve o sorunların da sona ermesine yardımcı olamayan ne yazık ki bir Türkiye manzarası var. Suriye’deki iç savaş, 10. yılını bitirdi. Hala bir ciddi güvenlik sorunu olarak masada duruyor Türkiye için. O dönemle bu dönemi kıyaslamanızı istiyorum. Yani Türkiye nasıl o dönemde etki etmeyi, nüfuz etmeyi başarıyordu da bugün başaramıyor ve sorunların çözümüne katkı sunamıyor?

DYP-SHP uyumlu bir koalisyondu

Hikmet Çetin: Bir kere benim dönemimdeki hükümet çok uyumlu bir koalisyon hükümeti idi. O koalisyon çok partili yaşamda Demokrat Parti – Cumhuriyet Halk Partisi, daha sonra Adalet Partisi – Cumhuriyet Halk Partisi, sonra da Doğru Yol Partisi ile SHP gibi. Yani iki büyük ana akımın uzantıları olarak bir araya gelen bir koalisyondu. Birincisi, hükümet çok büyük bir uyum içinde çalışıyordu. İkincisi kurumlar arasında çok iyi bir işbirliği vardı. Yani askeri kanatla İçişleri Bakanlığıyla, istihbarat örgütleriyle çok rahat çalışma ortamı vardı…

Dediğiniz gibi tarihin bir dönüm noktasıydı ve birden kimsenin beklemediği hatta ne devletlerin ne de uluslararası kurumların öngörmediği bir zamanda bir gün aniden Berlin Duvarı yıkıldı ve birden Bağımsız Cumhuriyetler ortaya çıktı. Tabii Sovyetler Birliği’nin de parçalanmasının olumlu yanı kan dökülmemesiydi. Yani kansız bir ayrışma oldu. Fakat Balkanlar’da yani Yugoslavya olayında böyle olmadı.

Türk Cumhuriyetleri ile iş birliği

O dönem biz, gerek Cumhurbaşkanı Özal, gerek Başbakan Demirel hızla bu cumhuriyetlerle, işbirliğine girdik. Yani bugünkü gibi hani altta uçak filan olmadan, o zaman çoğunlukla askeri uçakla C-130’la gidiliyordu.  O cumhuriyetlerin hiçbirisinin bir uluslararası geleneği de yoktu. Yani örneğin o yıllarda gittiğimizde o ülkeye bazen ilaç, bazen buğday, bazen ona benzer ihtiyaçlar ne varsa götürerek gidiliyordu. Çünkü aniden bağımsızlık ortaya çıkmış, dünyayla bir ilişkileri olmamıştı. Birinci amacımız, o ülkelerin dünya kurumlarıyla, Birleşmiş Milletlerle, sonra Avrupa Konseyi ile sonra diğer kurumlarla bütünleşmelerini sağlamak. Yani hiçbir bilgi yok o dönemde, o ülkelerde. Ben hatırlıyorum ilk Birleşmiş Milletlere gittiğimizde tek tek Bakanlık o cumhuriyetlerin Dışişleri Bakanlıkları’nın biletlerini de alarak kalış imkanlarını da sağlayarak New York’a gitmelerini sağladık. Öyle bir dönemdi. Tabii önce ben Sayın Turgut Özal’la, sonra Sayın Demirel ile bütün o ülkeleri ziyaret ettik. Eximbank’tan hızla bunlara kredi sağladık, hepsine. Bazılarına iki yüz milyon, bazılarına yüz milyon vs. yani temel ihtiyaçlarını karşılamak için sağladık bunları. İkincisi bir gün Bakanlar Kurulu toplantısına Başbakan’la şunu konuştuk; Bu ülkelerin Türkiye ile en azından tanışıp bağdaşıp, birlikteliği, beraberliği tanımalı, Türkiye’yi tanımalılar, bilmeliler, Türkiye nasıl bir ülkedir bunu görmeleri lazım. Ve bir karar verdik o gün; O zamanki Milli Eğitim Bakanı Sayın Köksal Toptan ile ziyaret edecektik o cumhuriyetleri. Her cumhuriyete iki bin kişiye kadar burs verme kararı çıktı. Anımsıyorum o Bakanlar Kurulu toplantısında Maliye Bakanımız bu kadar burs finansman bakımından büyük yük getirir, bunu nasıl yaparız dedi. Başbakan şunu söyledi: “Bir baraj az yaparız ama bunu gerçekleştirmeliyiz” dedi. O gezi sırasında Sayın Köksal Toptan ile birlikte bütün o cumhuriyetlere iki bin öğrenciye kadar burs sağlayacağımızı söyledik. Bunu hepsi kullandılar ama en çok kullanan dil kolaylığı bakımından Azerbaycan oldu. Yani sonradan oralara gittiğimde devletin her kademesinde Türkiye’de eğitim görmüş, Türkiye’de okumuş insanlarla karşılaştık. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı olarak onların Dışişleri Bakanlarından istedikleri kadar iş başında eğitim yaptık. Yani yirmişer, otuzar geldiler, bizim bütün bakanlığın servislerini dolaştılar. Konular nasıl yürütülüyor, onları incelediler, inanılmaz şeyler yapıldı o dönemde hem de Türkiye’nin kısıtlı olanaklarına karşın. Hatta ben o dönemde NATO toplantısında Amerika Dışişleri Bakanı James Baker ile konuşurken, her ülkeye iki bine kadar burs vereceğiz deyince, hayretler içerisinde kaldı: “Hepsine mi?” “Evet hepsine. Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin hepsine…”

Son Karabağ Savaşı’nı eğitilen askerler başardı

O arada tabii Azerbaycan – Karabağ konusu nedeniyle acı ile başladı. Azerbaycan’ın çok acılı oldu bağımsızlığı. Azerbaycan daha önce 1918’de bağımsızlık elde etmiş. Ve o zaman laik dünyadaki ilk Müslüman Cumhuriyet’ti, 1918’de. Muttalibov o zaman cumhurbaşkanıydı, Sovyetler döneminden kalma. Türkiye ziyaretinde, ki birçok şey konuşuldu tabii bazılarına devletin sır sayılacak konularına girmeyeceğim ama. Başbakan ile görüşmelerden sonra Genelkurmay Başkanı, ben ve Sayın Muttalibov oturarak şu kararı verdik; Her ülkenin bir tehdit değerlendirmesi vardır. Ona göre kurumları şekillendirir, ona göre silahlı gücünü yapar. Örneğin bizim için bu sıralar Yunanistan’dır yani tehdit değerlendirmesi yaptığınız zaman. Sizin de Ermenistan’dır. Yani bütün kurumlarınızı özellikle silahlı kuvvetlerinizi o tehdide göre eğiteceksiniz. Biz size bir Generalin başkanlığında bir heyet göndereceğiz. O heyet olabildiğince Azerbaycan’da kalacak, sizin silahlı kuvvetlerinizi eğitecek. Ve sonra bir Tuğgeneralin başkanlığında çok değerli bir grup Azerbaycan’a gitti. Halen bir kısmı devam ediyor. Ve son Karabağ Savaşı’nda o eğitilen askerler başardı. Yani öyle “geleyim ben yapayım” değil, kendi silahlı kuvvetleri, kendi ordusu! Bizim o başlattığımız eğitimin sonucu olarak 2. Karabağ Savaşı’nda başarılı oldular. Önemi buydu. Su vereceğinize su kaynağı sağlarsınız olur. Çok da başarılı oldu. Ben her gidişimde ziyaret ediyordum o heyeti. Benim zamanımın büyük bir kısmı o dönem Orta Asya’da geçti. Dünyada bütün cumhuriyetleri 15 cumhuriyeti tanıyan ilk ülke Türkiye olmuştur. Biz 16 Aralık 1991’de tanıdık, o zamana kadar ben, ondan sonra da ben 20 Aralık’ta NATO’ya gittim Brüksel’e. Yine Amerika Dışişleri Bakanıyla konuştum. Onlar sadece Baltık ülkelerini bir de nükleer silahlar nedeniyle Ukrayna ve Kazakistan’ı tanımışlardı. Çünkü Sovyetler Birliği resmen dağılması 21 Aralık 1991’dir.

Panislamizm, Pantürkizm peşinde değiliz

Bakanlık olarak Rus Bakanıyla da konuşarak  Sovyetleri, Rusya’yı ziyaret etmemiz gerektiğini konuştuk. Tabii kimine göre Rusya Sovyetler artık bitmişti. Çünkü Rusya o dönemde maaş ödeyemeyen, tanklarının satıldığı bir dönemdeydi. Benim yani bizim hükümet olarak Moskova’ya gitmemiz eleştirildi.  Biz Rus heyetlerine, Rus yetkililere şu mesajı verdik: “Bizim amacımız biz Panislamizm ya da Pantürkizm peşinde değiliz. Bunlar bağımsız devletler. Sizinle birlikte bunların dünya ile bütünleşmesine, egemen, bağımsız, dünya ile birleşen, dünya ile bütünleşen ülkeler haline getirilmelerini sağlamak istiyoruz”, bizim yaptığımız budur. Yoksa bu ülkeler bağımsızdır. Bu görüşmelerimizin çok yararlı olduğuna da inanıyorum. Yani 20-30 yıl geçtikten sonra Azerbaycan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyesi olacağı kimin aklına gelirdi. Kazakistan’ın AGİT’in dönem başkanı olacağı ve orada AGİT’in konferansının sağlanacağını görmek çok akla gelmezdi…

Tabii Balkanlarda bu şansımız olmadı. Çünkü değişim orada kanlı oldu. Tabii bazıları mesela Slovenya, hemen oldu. Fakat Hırvatistan, özellikle Bosna çok kanlı oldu. O zaman Kosova ve Karadağ söz konusu değildi ama diğerlerinin bağımsızlığını da herkesten önce biz Bulgaristan’la anlaşarak, o ülkelerin bağımsızlığını tanıdık. Bosna tabii inanılmaz bir dönemdi. Çünkü Avrupa Birliği bunun bir Avrupa meselesini olduğunu söyleyerek NATO’nun ve Amerika’nın karışmasını istemediler. Bu tabii en az 250 bin kişinin ölümüne ve birçok acı olaylara neden oldu. Çünkü Avrupa Birliği başaramadı. Yıllar geçti başaramadı. Sonunda Güvenlik Konseyi’nin NATO’nun devreye girmesiyle ancak sonuçlandı, barış sağlanabildi. Ateşkes sağlanabildi. Sonra Holbrooke geldi…

Bosna tabii çok zor bir noktadaydı, havaalanı Sırpların kontrolündeydi. Oraya gitmek için askeri uçakla önce Zagreb’e gidiyorduk, şehre geçmek çok zordu. Mutlaka üstü, kenarı her tarafı kapalı zırhlı arabalarla gidebiliyorduk. Çünkü o bölge Sırp bölgesiydi. Ve o Sırp bölgesinde silahlar da atılıyordu ama zırhlı araç olduğu için bir sorun olmuyordu. Yardım da gidemiyordu Bosna’ya. O zaman Hırvatistan Cumhurbaşkanı Tudman’la Demirel konuştular. Ve aslında o kanalların insani yardım dâhil o kanalların açılabilmesi için Türkiye-Bosna-Hırvatistan arasında Dışişleri Bakanları düzeyinde bir örgüt oluşturduk. Zaman zaman Bosna’da, Zagreb’de, Ankara’da yaptık ve bu suretle bir çıkış yolu Hırvatistan üzerinden bulduk. Hem askeri hem de her türlü yardımın Bosna’ya gitmesi sağlandı. Tabii ayrıntılara fazla girmek istemiyorum ama çok zordu. Çünkü havaalanı kapalıydı. Bütün havaalanı kapatılmıştı. Birleşmiş Milletler kararıyla silahlar gitmesin diye. Ama Bosnalılar aslında çok büyük kahramanlıklar gösterdiler, onlar için bağımsızlık her şeyden önemlidir, sonunda başardılar. Bugün de NATO’ya ve AB’ye girmek istiyorlar, o noktaya geldiler.

Zeynel Emre: Şimdi efendim bu deneyimleri aktarmanız çok kıymetli. İnsanın zihnine bazı ufuklar açıyor bu mevcut problemler nasıl çözülebilir diye düşünüyor insan. Şöyle bir durum var. Böyle sıklıkla işte ben de Yunus Hoca da televizyon programlarına çıkıyoruz. Ve orada eleştirileri sıraladıktan sonra “siz geldiğinizde ne yapacaksınız” sorusu geliyor. Çünkü dış politikadaki uzun süreli kötü yönetimin verdiği sonuçlar var şu an karşımızda. Mesela bunları nasıl çözeceğiz? Amerika dünyanın süper gücü. Çok büyük bir devlet, çok güçlü. Bütün ülkelerde sirayet ettiği şeyler var. 60’dan fazla ülkede askeri üssü var. Türkiye de Amerika için önemli ülkelerden birisi stratejik açıdan. Amerika ile ilişkilerimiz çok kötü durumda. Biz iktidara geldik işte F35’in parasını vermişiz, F35’i de vermiyorlar, parayı da vermiyorlar. Orada öyle bir sıkışmışız. Dış politikada Suriye’de birçok yanlış yapmışız ve bir sonuç var orada. Sonuç itibariyle de Amerika’nın çok tersi bir noktadayız Suriye meselesinde, PYD konusunda. Mesela orada Amerika’yı istediğimiz çizgiye nasıl getirebiliriz? Ege’de, Akdeniz’de. Suriye meselesinde Türkiye nasıl bir çıkış yolu izlemeli kendisine? Çünkü öyle bir politika izledik ki, Amerika da bizim karşımızda, Rusya da karşımızda. Orada kesişen bir şey yok. Bir de son dönemde ben bu Kanal İstanbul tartışmasını da biraz buna bağlıyorum. Bu Kanal İstanbul’u sizce Amerika mı istiyor, dünyanın büyük güçleri mi istiyor gibi böyle çok tartışmalı alanlar var. Gerek Avrupa Birliği ilişkilerini, gerek Amerika ilişkilerini düzeltebilecek nasıl bir yol izlememiz lazım?

Dış politika stratejisi yok, savrukluk var

Hikmet Çetin: Bu sorular için birkaç saat konuşmam lazım Zeynel Bey. Şimdi bir kere birinci konu aslında bütün konu, bütün sorun Cumhuriyetin kuruluşundan beri büyük deneyimlere dayanarak uyguladığı cumhuriyetin dış politika ilkeleri var. Bunlardan uzaklaşıldı. Şimdi tek tek söyleyeyim. Eğer siz batı kurumunun bir parçasıysan, NATO’nun bir parçasıysan eşit haklı bir üyesiyseniz siz S400 alırken 100 defa düşüneceksiniz. Yani kurumsal yapıda bunlar konuşulsaydı ben inanıyorum ki Dışişleri Bakanlığındaki arkadaşlarımız “efendim bunun bir sonraki aşamasını düşünmek lazım” derlerdi. Şimdi Amerika’ya kızınca Rusya’ya, Rusya’ya kızınca Amerika’ya. Erbil’e kızınca Bağdat’a, Bağdat’a kızınca Erbil’e dönmek olmaz.  Bunlar savruk bir dış politika. Bir dış politika stratejisi yok, baştan da olmadı, bugün de yok. Strateji olmayınca bütün bunlara katlanırsınız. Kolay değil. Türkiye’nin konumu coğrafyanın ve tarihin verdiği bir konumun var. Çok önemli bir konumun var, buradaki konumun yapacağın yanlış hareketler, yanlış politikalar sadece sizi değil, bölgeyi ve hatta dünyayı da ilgilendirecek şeylerdir. Yani o bakımdan tabii ki kolayca günübirlik, yani bir günde düzelmez. Ama cumhuriyetin çok denenmiş dış politikalarına dönülürse adım adım bunların hepsi düzelir. Nedir o cumhuriyetin dış politikaları? Yani çok netti bunlar ve dünyada da bu böyle uygulanır. Başka ülkelerin içişlerine karışmayacaksınız. Yani biz Suriye bizim iç meselemizdir dedik. Neden Suriye’nin meselesi bizim iç meselemiz oluyor?

İdeolojiye göre dış politika yürütülemez

İki, ideolojiye göre dış politika yürütülmez. Yani ideoloji ile dış politika yönetilseydi Amerika’nın Çin’de büyükelçiliği olmazdı. Çin’le ilişkisi olmazdı. İdeolojiye göre dış politika yürütülmez. İdeolojiye göre dış politika yürütüldüğünden İhvan esaslı Müslüman Kardeşlere dayalı bir dış politika yürütüldü Ortadoğu’da. Önce Tunus gitti, arkasından Mısır’da Mübarek gitti. Mübarek gidince Müslüman Kardeşler gelecek. Gannuşi gelecek Tunus’ta. Ama orada Gannuşi akıllı davrandı, işbirliği yaptı Tunus’ta. İşte Kaddafi gidecek orada Müslüman Kardeşler gelecek. Libya’yı böldüler, bölündü Libya. Suriye’de de işte “Esad giderse Müslüman Kardeşler gelecek, biz de onların lideri olacağız”. Hem ideolojik hem de mezhep konusu da oldu. Hem mezhep olacak, hem İhvan olacak, Türkiye de onun lideri olacak. Başından beri cumhuriyetin Rusya ile ilgili bir politikası var. Atatürk’ün zaman zaman söylediği; “Sovyetleri tahrik edecek bir politika yürütmeyeceksiniz”.  Çünkü Sovyetler önemli bir komşumuzdur. Tabii ki dış politika yürüteceksiniz ama tahrik edici bir politikadan kaçınacaksınız. Uçak düşürüldü. Tahrik edildi. Önce cumhurbaşkanı ve başbakan sıraya girdiler, “ben düşürdüm, ben düşürdüm” diye. “Ben emir verdim, ben emir verdim” diye. Çok basit halledilecek bir konu aylarca sürdü, milyar dolarlara sebep oldu. Haklıydık ama özür diliyoruz deseydik, yani telefonu kaldırıp da Putin’e “biz haklıydık düşürdük ama özür diliyoruz” deseydik mesele kapanmıştı. 10 ay, 14 ay sonra yazılı bir şekilde yapmak zorunda kaldık özrü. Tabii bunlar şimdi mesela “S400’leri alacağız, kuracağız” dendi. Şimdi kurmadığın zaman Rusya’yı durup dururken karşına almış olacaksın…

Suriye güvende olmadan Türkiye de güvende olmaz

Suriye konusu da aslında çok basit bana göre. Derhal Şam yönetimi ile diyaloğa gireceksiniz, ilişkiler kuracaksınız, kısa sürede büyükelçi göndereceksiniz. Çünkü Suriye güvende olmadığı sürece, Türkiye güvende olamaz. Çünkü bizim 900 km sınırımız var. Biz bunun güvenliğini sağlamak zorundayız. Bunun güvenliğini Suriye ile beraber sağlarsınız. Bugün Türkiye ne istemiyor? Kuzey Suriye’de bir Kuzey Irak olmasın diyor. Türkiye’den başka bunu kim istemez? Suriye istemez. Yani Şam yönetimi, Esad ya da başkası kendi kuzey sınırları içinde bir başka ülke olmasını istemez. Şimdi iki şey yapabilirdi Türkiye. Bir Kuzey Suriye’deki Kürtlerle ilişki kurabilirdi. Geldiler, gittiler. Bir tek şart ileri sürerdi Türkiye; PKK’yı oraya sokmayacaksınız. Onu yapmadığınız takdirde “biz size her türlü yardımı yapacağız ve sizin Şam ile barış içinde birlikte yaşamanızı, ülke bütünlüğü için de yardımcı olacağız” diyebilirdi, denmedi, diyemedi. Biz şu başarıyı gösterdik! Hem Suriye ile kavgaya girdik, hem de Kuzey’deki Kürtlerle kavgaya girdik. Ve şimdi orada 10-15 bin askerin var, ne zaman çıkacağın belli değil. Bir heyeti Suriye’ye gönderirsiniz, işbirliği yaparsınız, kısa sürede karşılıklı büyükelçiler olur. Adana mutabakatı var onu da dikkate alarak beraberce savaş olmadan, silah kullanmadan, diplomatik yollarla bu ilişkiler hallolabilir…

Amerika tabii önemli bir müttefik. Amerika ile eğer işbirliğine NATO içinde işbirliğine önem verilirse bir kere F-35’ler hallolabilir. Öyle anlaşılıyor ki S400’ler kullanılmayacak. 2,5 milyar dolar gitti. Öbür taraftan da milyar dolarlar gitti. Bir hayli maliyeti oldu. Bunların hesabı sorulur, yani durup dururken bunları nasıl yaparsınız? Tabii ki Türkiye’nin hava savunma sistemine ihtiyacı var. Ama o hava savunma sistemini oluşturmak için, bir başka müttefikiniz kızdı diye tam karşıya gitmenize gerek yok. Bu bir şekilde halledilebilirdi ama bu yapılmadı. Cumhuriyetin çok sağlam dış politikası uygulansaydı böyle olmazdı. O politikanın esası barıştır. O kadar barıştır ki, 1930’larda ilk defa komşularla sıfır sorun Atatürk zamanında sağlanmıştır. 1930’da Cumhuriyetten 7 yıl sonra Venizelos Yunanistan Başbakanı olarak 27 Kasım’da Türkiye’ye resmi ziyarete geliyor ve 29 Ekim törenlerine katılıyor. Öyle bir politika izlenmiş ki gelip Cumhuriyetin törenlerine katılıyor. Atatürk kendi döneminde hiçbir zaman resmi dış seyahat yapmamış. Ama onlarca kişi Atatürk’ü kutlamaya gelmiş, Atatürk’ü ziyaret etmiş…

İktidar değişikliğinde tabii ki zaman alacak ama Suriye’de bir an önce siyasi çözüm gerekiyor. Erdoğan cumhuriyetin politikasını izleseydi, Esad ile ilişkileri kesmeseydi, ne Amerika gelirdi, ne Rusya gelirdi. Türkiye bölge ülkeleriyle yani gerektiğinde buna Irak’ı da katarak barışı biz sağlardık. Biz zamanında bunu da yaptık, sırası geldi  söyleyeyim: Bizim zamanımızda Kuzey Irak’ta çok sorun vardı. Biz hükümet olarak karar verdik. Türkiye, Suriye ve İran arasında dışişleri bakanları düzeyinde bir grup kurduk, Ankara’da bir toplantı yaptık, İstanbul’da yaptık, Tahran’da yaptık, Şam’da yaptık. Ve o işbirliğinde dünyaya şu mesajı vermeye başladık. Biz varız bu bölgede ve biz varken başka ülkelere müdahalesine izin vermeyiz mesajı idi o. O mesaj da alındı…

Burak Cop: Sayın Genel Başkanım, Sayın Bakanım, ben size iki soru birden soracağım. Birinci sorum şu; Dış politikada kurumsallığın ilgasının nasıl olumsuz sonuçlar yarattığından bahsediyoruz. Gerçekten de son yıllarda içinde Türkiye’yi de yönetenlerin olduğu bir takım dünya liderlerinin bir paralel diplomasi ağı kurduğunu ve uluslararası politikada git gide akçeli ilişkilerin, oligarkların önemli rol oynamaya başladığını, bu şaibeli insanların yönetici sıfatı taşıyan kişilerle girdiği ilişkiler malumunuz. Kara para aklama gibi, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı gibi meseleler git gide dış politikanın ve ülke gündeminin bir parçası haline geliyor. Bu bir ağ ve bu ağ nasıl tasfiye edilebilir? Türkiye’de bir iktidar değişikliği ile fabrika ayarlarına dönüyoruz denilerek bu karmaşık ve karanlık ağlar ortadan kaldırılabilir mi?

İkinci sorum efendim, dış politikanın ideolojik boyutuna dair olacak. Siz isabetli bir şekilde ideolojiye göre dış politika yürütülmez, hâlbuki İhvan’a dayalı dış politika uzun süre yürütüldü dediniz. Bu gerçekten doğru. AKP dönemindeki “monşer” söylemi, bu popülist dışlayıcı söylem ve ya Mısır’daki bir darbe üzerine Müslüman Kardeşlerin hamisi konumuna getirmesi Türkiye’nin kendisini bunlar son derece ideolojik yaklaşımlardır. Bununla beraber efendim ben şunu sormak isterim. Bizler, yani diyelim ki Cumhuriyet Halk Partisi ya da sosyal demokrat çizgide olanlar ideolojisi olmayan bir dış politika yürütmeyi mi hedeflemeliyiz, yoksa kendi ideolojimiz doğrultusunda bir dış politika yürütmek daha mı doğru olur? Söz gelimi Ortadoğu’da laik hareketlerin desteklenmesi sizce bir iktidar değişikliğinden sonra gündeme gelebilir mi Türkiye’de? Sizin de yakından bildiğiniz 1970’li yıllarda Ecevit’in başbakanlığında sosyal demokrat ideolojiye uygun bir dış politika yürütüldü. Batı emperyalizmi ile araya biraz mesafe koyuldu. Üçüncü dünyaya yönelik bir açılım söz konusu oldu. Dış politikada da daha dengeli ilişkiler kurulmak istendi. En basitinden Filistin Kurtuluş Örgütü Ankara’da bir temsilcilik açtı.  Yani bunlar da aslında ideolojik bir perspektifin ürünüydü. Dolayısıyla bizim derdimiz dış politikanın ideolojik olması mı yoksa yanlış ideoloji çerçevesinde yürütülmesi mi?

Hikmet Çetin:  Şimdi bir kere dış politikanın değişmeyen bir kuralı var; Ülke çıkarı! Ülke çıkarını en başa koyacaksınız, önce ülke çıkarı, tabi başka ülkenin içişlerine karışmadan. Biz aslında Türkiye olarak Ortadoğu gençliğine, Ortadoğu insanına şununla örnek oluruz. Müslüman, laik ve demokrat olarak! Biz bu ilkeleri tam uygularsak aslında Ortadoğu’da Müslüman dünyanın çekiciliğini sağlarız. Bakın biz de Müslümanız hiçbir sorun yok. Müslüman olmak, laik olmak ve demokrat olmak…

Ecevit döneminde tabii ben de o hükümetteydim. Yapılmak istenen buydu. Uzun zaman dünyadaki sosyal demokratlarla, Avrupa’daki sosyal demokratlarla çok yakın ilişkiler içinde olundu. Ben de birçok seyahatlerine katıldım. Mesela Olof Palme ile, Avusturya’da Kriesky ile, Gonzales ile İspanya’da. Bugün de yapılabilir tabi. Kendimizi anlatmak bakımından, yani Cumhuriyet Halk Partisi’ni anlatmaya belki biraz daha ağırlık verilebilir. 1971, 1975, 1976, 1977 yıllarında yoğun bir biçimde dışarıdaki sosyal demokrat liderlerle, partilerle çok yakın ilişkiler içinde olundu. Onun yararları görüldü aslında büyük ölçüde… Sadece “biz geldiğimizde her şey iyi olacak” demek yetmez. Yani Amerika’da zor ama diğer ülkelerde partiler var. SPD, sosyal demokrat partiler var, sosyalist partiler var, İngiltere’de İşçi Partisi var. Hepsinde var, temas etmeliyiz, ideolojik bakış öyle anlatılabilir.

O dediğin birinci soru çok karmaşık bir soru. Balkanlar aslında bir anlamda bütün Balkan dünyasının, batı Balkanların en büyük şikâyet ettikleri konu o. Yani Balkanlar’da çok yoğun bir biçimde aslında uyuşturucu, mafya ilişkileri çok yoğundur. Bu konuda ben Türkiye’nin çok yakın bir işbirliği yapmasını düşünüyorum. Yani sadece Türkiye meselesi değil. Şimdi örneğin biraz sonra belki Afganistan’ı konuşacağız. Dünyadaki uyuşturucunun büyük bir kısmının kaynağı, yüzde 90’ı Afganistan’dır. Afganistan’da uyuşturucunun 3 yolu var. İran ve Türkiye üzerinden Avrupa, Rusya üzerinden Avrupa, bir de Çin’e giden bir tarafı var. Ülke içinde ciddi bir bağımsız yargı ve hukuk devleti olduğu zaman ve devletin kurumları buna göre şekillendiği zaman bence diğer ülkelerle işbirliği yaparak bu konu tümüyle ortadan kalkmasa da, asgariye indirilebilir diye düşünüyorum.

Hüseyin Can: Sayın Genel Başkanım çok teşekkür ediyoruz bu önemli değerlendirmeleriniz için. Siz Afganistan’da temsilcilik görevinde de bulundunuz. Geçtiğimiz günlerde de özellikle NATO Zirvesi sonrasında da Afganistan’ın durumu ve NATO’nun çekilmesi tekrar değerlendirildi. Bu sırada da özellikle Türkiye’nin talebiyle havalimanın korunması başta olmak üzere Afganistan’da kalma durumu söz konusu. Siz bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’ye bunların etkileri neler olabilir? Ve sizin görev aldığınız dönemden bugüne Afganistan’daki durum açısından da bir açıklamanız olursa çok mutlu oluruz.

Afganistan, Türkiye için çok özel

Hikmet Çetin: Afganistan’da durum benim zamanıma göre çok kötü, onu bir kere söyleyeyim. Afganistan Türkiye bakımından çok özel. Neden özel? Bir, daha Cumhuriyet ilan edilmemiş, Atatürk’ün meclis başkanı olduğu o hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dünyada ilk tanıyan ülke Afganistan. Tarih 1 Mart 1921. Yani çok yakın işbirliği içinde olunan Sovyetler Birliği’nin bile tanıması 16 Mart 1921’de, yani 2 hafta sonra. İki, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yabancı resmi ziyaretçisi Afganistan Kralı Emanullah. Sene 1927. Atatürk oraya o kadar önem vermiş ki, ilk büyükelçi 1927’de gidiyor, cumhuriyet daha yeni yani. Giden kişi Fahrettin Türkkan, Medine Fatihi. Yani Medine Fatihi diye bilinen ve orada 1,5-2 yıl direnen bir kahraman. O kahramanı ilk büyükelçi olarak gönderiyor Afganistan’a. İkinci büyükelçi Hikmet Bayur. Üçüncü Büyükelçi Memduh Şevket Esendal. Yani sadece o dönemin değil bugün bile çok önemli olan bir olay. Mesela öyle şeyler var ki Ferik Naci Paşa Harbiye Nazırlığının müsteşarı oluyor. Bir Türk Generali onların harbiye dedikleri, Savunma Bakanı da diyebiliriz, müsteşarı oluyor. Kazım Orbay başkanlığında bir askeri heyet genelkurmaya gidiyor, günlerce, haftalarca, aylarca işbirliği yapıyor. Ve bu böyle devam etmiş cumhuriyet döneminde. Askeri okullarda eğitilen, Genelkurmay Başkanı düzeyine kadar gelen Afganlar var. Ben o zaman incelemiştim. 40-45 kişi sadece Mülkiye mezunu olan Afganlar var… Afganlar çok sıkıntı çekmişler. Kısa bir şey söyleyeyim. Emanullah Han Türkiye’den gittikten sonra 1929’da, Atatürk’ün çok tavsiyeleri olmuş, “ulusal bir ordu lazım, önce bir ordu kur, ulusal güvenlik güçleri lazım” diye. 1929’da Kral Afganistan’dan kaçıyor. Atatürk haber alınca bir heyet gönderiyor Afganistan’a. Onlar gidinceye kadar Kral gitmiş. Nadir Şah Kral oluyor, 33’te o suikast ile gidiyor. Ondan sonra gelen Kral 1970’e, 73’e kadar kalıyor, 40 yıllık bir istikrar dönemi var. Sonra onun adamı Davut Han bir ihtilal yapıyor ve cumhuriyet ilan ediyor. 79’dan sonra hikâyeler başlıyor. Marksist-Leninist, Marksist-sosyalist bir hareket başlıyor, bir devrim ve iktidarı ele geçiriyorlar. Fakat arkasından gerici İslamcı gruplar dış güçlerin de yardımıyla başta Pakistan, Suudi Arabistan olmak üzere bir iç karışıklık, bir iç savaş başlıyor. Sonra da Babrak Karmal zamanında Sovyetler Birliği davet ediliyor Afganistan’a. Ve 1989’a kadar bir iç savaş başlıyor. Sovyetler Birliği’ne karşı bir cihat başlıyor… Aslında Afganistan üzerinden Batı Sovyetler Birliği’nden rövanşı aldı. Amerika Vietnam’da kaybetti, Sovyetler Birliği de Afganistan’da kaybetti. 89 yılında tüm Afganistan’ı işgal etmeden bırakıp gittiler. Dünya Afganistan’ı yalnız bıraktı, amaca ulaştık dediler ve yalnız bıraktılar. Sovyetler gidince güneyden mollalar başladı bu sefer. Yani mollalar sonra Taliban dediğimiz, “Taliban” talebenin çoğulu demek. Pakistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Amerika’nın aslında bir anlamda başlamış olduğu şey devam etti, Mollalarla karşı karşıya kalındı. Halledemediler, çözemediler, Rabbani Cumhurbaşkanıydı. Kabil dışında bir güvenlik sağlayamadı.

Bu işi askerle çözemezsiniz

Şimdi bugüne gelelim ben çok fazla uzatmayayım. Biliyorsunuz 11 Eylül’de 2001’de saldırı olunca ertesi günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1368 sayılı kararla dedi ki bu dünya barışına ve istikrarına bir darbedir ve Amerika’nın öncülüğünde oluşturulacak bir güce dünya ülkelerini destek vermeye çağırdı. Aynı gün 12 Eylül 2001, NATO 5. Maddeyi devreye soktu, yani kollektif savunma maddesini. Bir defa uygulandı, o da orada uygulandı. Ve NATO ülkelerini de yardım etmeye çağırdı. Türkiye de o sırada asker gönderdi Afganistan’a. Başta 2000 kadar asker gitti. İngiltere’nin komutanlığında ISAF kuruldu, destek, yardım ve güvenlik gücü. İngiltere’nin komutanlığından sonra bizim Akın Zorlu Paşa Korgeneral ISAF’ın komutanlığını aldı. ISAF’la yürütülemeyince 2003 yılında, 10 Ağustos 2003’te NATO komutayı devraldı. Ondan sonra bir NATO gücü olarak 2003’ten son zamanlara kadar gitti. Bütün bunlarda biz şunu gördük, bu konuda ortak bir raporumuz da var: “Askerle bu işi çözemezsiniz” dedik bütün dünyaya!

19 yıl uğraşıldı, NATO oradaydı, askerle bu konunun çözülmesi mümkün değil, Taliban öldürmekle terörü önleyemezsiniz. Bana bir Taliban gencin söylediği bir laf var, çok etkilemişti beni.

Ben dedim ki ona “bak bütün dünya burada, NATO burada, Amerika burada, Rusya destek oluyor, herkes burada…” “Siz bizimle baş edemezsiniz” dedi. “Niye?” dedim “Sizin askerler yaşamı seçmişler, ben ölümü seçtim, ölümü seçen adamla, yaşamı seçenler baş edemez” dedi.

Şubat 2020’de Khalilzad Amerika temsilcisi uzun uğraşlardan sonra Taliban’a anlaşma imzalattı. Anlaşma uzun. Ben iki önemli maddesini söyleyeyim; Birinci madde Mayıs 2021’e kadar bütün yabancı güçler, bakın parantez içinde tekrarlıyorum, “bütün yabancı güçler, Afganistan’ı terk edecek”. Bütün yabancı güçler, NATO dâhil!

İkinci önemli madde, Afgan hükümetiyle Taliban arasında anlaşma imzalanacak. O anlaşma arasında bir geçiş hükümeti olacak. O geçiş hükümetinde Taliban da yer alacak. Ondan sonra da gerekli yasalar çıkarıldıktan sonra da seçime gidilecek diye.  1 Mayıs’ta olmadı, Biden dedi ki “biz yeni geldik, bize biraz süre verin” dedi. Bu yüzden İstanbul’da toplantı yapılacaktı yapılamadı. Taliban gelmedi, çünkü Taliban’a göre merkezi hükümet kukladır. Yani Eşref Gani onlara göre kukla Cumhurbaşkanı’dır, tanımıyorlar onu.

Taliban “Siz de gitmelisiniz!” diyor

Türkiye Brüksel’de pazarlıklar yapıyor, “biz kalalım, biz kardeşiz” diye. Taliban “hayır” diyor. Taliban ile çok müzakereler yapıldı. Evet, bütün Afgan halkı Türkiye’yi çok sever, Taliban dahil. Ama Taliban diyor ki “siz de yabancı güçsünüz, çünkü NATO ile geldiniz, sizin de gitmeniz lazım”. Orada bir hata yapıldı, açıklamada. “Pakistan’la beraber” dendi. Afgan hükümetine ve Afgan halkının büyük bir kısmına göre “biz 15 senedir Pakistan’la savaşıyoruz” diyorlar. Çünkü Taliban’ın merkezi Peşaver, yani Pakistan. Tabii ki Pakistan çok önemlidir. Tabii ki Pakistan’ın siyasi desteği çok önemlidir. Ama havaalanını sanki birlikte koruyormuş gibi olması mümkün değil. Bir kere söz konusu olan askeri havaalanıdır. Sivil havaalanının bazı teknik konularına yardımcı olunabilir. 6 yıldır Türkiye orada. Türkiye daha önce de yaptı, fakat esas işletmesi sadece askeri havaalanıdır. Sivil havaalanını bir şirket işletiyor, o devam ediyor…

Taliban ve Afgan Hükümeti’nin onayı olmalı

Taliban şimdi araziye çok hakim. Taliban’da iki grup var, kabaca söylüyorum. Birinci grup askeri grup, katı İslamcı, radikal yani akla gelebilecek yapılanları yapan radikal gruplardır. İkinci grup siyasi grup, uzlaşmacı grup. Şimdi isterse Taliban kısa bir süre içinde yönetimi devralabilir. Yani öyle görünüyor, ben de öyle görüyorum. Ama aralarında anlaşamıyorlar. Çünkü Taliban göreve gelirse 3 şey olur: Bir, yardımlar kesilir. Hem sivil hem askeri yardımları kesilir. İki, bütün yabancı misyonlar terk eder Afganistan’ı. Tamamen terk eder. Ve inanılmaz kargaşalıklar çıkar. Onun için devralmak istemiyorlar.

Ben Afganistan’da 3 sene yaşadım. Afgan halkı kadar Türk halkını seven bir başka ülke yok. Hepsi öyle. Taliban’ı da öyle, Türkmenler öyle. Özbekleri bırakın, Tacikler öyle, Hazaralar öyle. Benim kişisel görüşüm Türkiye, Afganistan’ı yalnız bırakmamalıdır. Yani Atatürk’ten kalan bir mirastır, yani önem vermiştir. Sadabat Paktı’nı kurarken, kimsenin aklına gelmezken İran, Irak ve Afganistan demiştir. Ama şöyle olmak koşuluyla; Taliban da evet diyecek, hükümet de evet diyecek. Eğer mutlaka askerler hepsi çekilsin derse çekilebilir. O durumda Taliban’la Afgan Hükümeti anlaşırlarsa Türkiye konusunda, ben Türkiye’nin orayı yalnız bırakmaması gerektiği kanısındayım. Ama şimdi konuşulduğu gibi değil, sanki emrivaki yapılıyormuş gibi değil, Taliban onayı olmadan olmaz. Çok uğraştı Türkiye ama şimdiye kadar Taliban evet demedi. Yani “eveti” belki şöyle diyebilir; “Önce siz de çıkın NATO ile beraber, sonra biz Hükümetle beraber sizi davet edebiliriz”. Türkiye’nin bunun üzerine çalışması lazım. Taliban’ı dışlayarak, Hükümeti dışlayarak yapılacak bir hareket yanlış olur. Risklidir, çok risklidir. Yani Taliban’ın onayının olmadığı bir şey çok risklidir. Pakistan’ın siyasi desteği son derece önemlidir, olmadan olmaz. Ama fiilen onlarla beraber havaalanının yönetimini almak son derece yanlıştır, risklidir. Olmaz yani. Zaten hükümet de, Afgan Hükümeti de kabul etmez. Ben tekrar ediyorum. Biz bana göre Afgan halkını yalnız bırakmamalıyız. Türkiye dediğim gibi ortak bir davet olduğu zaman, ki şu anda 300-400 kişi var havaalanında. Yani eğitim, biraz da eğitim yapan askerler var. Eğitimlerine, ordunun, silahlı kuvvetlerin eğitimine, polisin eğitimine Türkiye destek olmalıdır. Bunun Türkiye için de Afganistan için de çok yararlı olacağına inanıyorum…

Kurulacak olan ortak hükümette de altını çizmek istiyorum, bedelini kadınlara ödetmemeliler. Ben oradayken kadınlar sürekli gruplar halinde ziyarete gelirlerdi, “yapılacak olan barışın bedelini kadınlara ödetmeyin” derlerdi. Bu son derece önemli.

Dünya yeni soğuk savaş dönemine gidiyor

Tabii ki Amerika her şeyi yapabilir. Ama gerçeği görmek lazım. Böyle olur olmaz “Amerika’nın bekçiliğini yapacağız, Amerika’nın orada taşeronluğunu yapacağız, NATO’nun taşeronluğunu yapacağız” laflarını ben doğru bulmuyorum. Şimdi bir kere Türkiye’nin NATO’nun bir üyesi olduğunu, eşit bir üyesi olduğunu ve Türkiye’nin onayı olmadan hiçbir kararın alınamayacağını bilmemiz lazım. Bütün dünya NATO’ya girmeye çalışırken, sayısı 15 iken 30’a çıktı. NATO’nun hataları var mı? Bana göre hatası şurada var. Şunu görmemiz lazım. Rusya ile NATO ve Amerika arasında barış, istikrar olmadığı sürece dünyada rahat yok. Dünya şimdi yeni bir Soğuk Savaş dönemine gidiyor. Bu Soğuk Savaş dönemi bir anlamda demokratik ülkelerle tam demokratik olmayan ülkeler arasında. Yani Asya ile Batı arasında. Yani bir yandan Rusya ve Çin, bir yandan Amerika, Avrupa Birliği ile beraber. Türkiye bu noktalarda ne yapacak? Yani ben Türkiye, Avrupa kurumlarında güçlü olduğu zaman dünyada saygınlığı daha artar diye düşünüyorum. Türkiye, Avrupa Birliği üyesi, NATO üyesiyken daha çok saygı duyarlar. Dünyanın bir gerçeği bu. Tekrar ediyorum. Yine Atatürk’ün bir lafı var. Tabii ki değer yargılarımızı Batı. Ama Batı ile işbirliği yaparken hiçbir ülkenin emperyalist emellerine de alet olmayacaksınız. Bu bizim Türkiye’nin Cumhuriyet kadrolarına borcumuzdur…

Yunus Emre: Evet. Efendim gerçekten çok faydalı oldu açıklamalarınız. Hem kendi adıma hem bütün arkadaşlarım adına çok özel teşekkürler sunuyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: