Çevre hakkı ve ödevi, gelecek kuşaklar için de…

İBRAHİM KABOĞLU

İnsan, kendisine onurlu ve iyi yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve tatmin edici yaşam koşulları temel hakkına sahiptir…” (Stockholm Bildirgesi)

Çevre hakkı, uluslararası alanda ilk kez, BM  Çevre ve Gelişme Konferansı’nın ardından yayımlanan Stockholm Bildirgesi(Haziran 1972) ile tanındı. Sonrasında hazırlanan ve değiştirilen anayasalar, çevre koruması ve çevre hakkı  üzerine  düzenlemeler yapmaya başladılar. Bildirge’nin yirminci yılında gerçekleştirilen Rio Zirvesi (Haziran 1992) de, uluslararası çevre hukukunun gelişmesine kayda değer katkılar sağladı. Çevre hakkı, çok geçmeden insan hakları anlayışını etkileyerek, benmerkezci (égocentrique)  anlayıştan çevre merkezli (écocentrique) hak ve özgürlüklere geçiş tartışmaları başladı.

İnsan haklarının tarihsel gelişmi bakımından, kişi güvenliği çağı, sosyal güvenlik çağı ve çevresel güvenlik çağı ayrımı yapan uzmanlar da oldu.

Son yarım yüzyıla damgasını vuran çevresel güvenlik çağı, uluslararası sözleşmelere taraf olmak, Anayasa yoluyla koruma ve yasal düzenlemeler yapmak zorunda kalan Türkiye’yi de haliyle doğrudan etkiledi. Bu bakımdan, 1982 Anayasasında yer alan hükümler, üçe ayrılabilir:  çevre hakkını düzenleyen 56. madde, çevreyle doğrudan ve dolaylı olarak ilgili olan maddeler ve çevre korumasına elverişli hak ve özgürlük ölçütleri. Hepsi aslında “kamu yararını yansıtan ülkesel düzenlemeler” şeklinde nitelenebilir.

 I- KAMU YARARI: ÇEVRE VE ÜLKE ÖLÇÜTÜ

Çevre sözcüğü en başta Anayasa madde 56’yı akla getirse de, çevre hakkı, dayanağını genel olarak ve en geniş anlamında bütün Türkiye olarak ülkeye yollama yapan maddelerde bulur ve bunlar, kentsel ekolojik dengeden ormanların korunmasına ilişkin maddelere kadar uzanır. Bu bağlamda yer alan anayasal düzenlemeler şöyle sıralanabilir:

Türkiye ülkesi:Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”(md.3) temel kuralı ile vurgulanan, sadece ülkesel bütünlük olmayıp, “bütün ülke”dir. Benzer şekilde madde 5’teki “ülkenin bölünmezliği”, nitelikli bütün ülke olarak yorumlanmak gerekir.

-“Kamu yararı” gerekleri: kıyılardan yararlanma (md.43), toprak mülkiyeti (md.44) ve tarım, hayvancılık (md.45) gibi alanlar, kamu yararındandır

Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması: Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar; bu amaçla düzenleyici ve teşvik edici tedbirleri alır (md.63).

-Doğal kaynaklar: Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır (md.168).

Ormanlar: Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır (md.169).

Planlama: Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayi ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak Devletin görevidir (md.166).

Kentsel kamu düzeni: Yerleşme özgürlüğü, “sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak” amaçlarıyla yasa ile sınırlanabilir. Devlet, konut ihtiyacını gidermede, “şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama” faaliyetinde bulunur (md.23 ve 57).

Görüldüğü üzere Anayasa, aktarılan farklı hükümleriyle kırsal-kentsel ve kültürel çevre üçlüsünde bütünleşik çevresel bakış lehine yorum için gerekli ögeleri içermektedir.

Öte yandan, Anayasa’da, “sağlık hizmetleri ve çevrenin koruması” birlikte düzenlenmiştir (md.56):

Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hak­kı­na sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaş­ların ödevidir.

Devlet herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini geliştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.

Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal yardım kurumlarından yararla­narak, onları denetleyerek yerine getirir.

Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine geti­rilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurula­bilir.”

II- ÜÇLÜ ÇİFTE YÜKÜMLÜLÜK: ÖNLEMEK/KORUMAK/GELİŞTİRMEK

Devletin çevre kirliliğini önleme, çevreyi koruma ve geliştirme ödevi, aslında çağdaş devletin insan hakları karşısındaki üçlü yükümlülüğüne denk düşmektedir: saygı göstermek, korumak ve geliştirmek.

Anayasa madde 56, bu üçlü yükümlülüğü, çevre ve sağlık alanında “önlemek, korumak ve geliştirmek” tamamlandığından, “üçlü çifte yükümlülük” başlığı kullanıldı.

Çevre kirlenmesini önlemek”, Devletin doğrudan ve öncelikli yükümlülüğüdür. Çevreyi bozan veya çevre üzerinde olumsuz etkilere yol açma riski yaratan faaliyetler (planlama, ilgili kararlar ve uygulamaya koyma) için çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) önkoşuldur.  Gerçekleştirmeyi planladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler,  “Çevresel Etki Değerlendirme Raporu” hazırlar: Bu raporda çevreye yapılabilecek tüm etkiler gözönünde bulundurularak çevre kirlenmesine neden olabilecek atık ve artıkların ne şekilde zararsız hale getirilebileceği ve bu hususta alınacak önlemler belirtilir. ÇED uygulaması ve etkililik derecesi, Devletin önleme yükümlülüğünü yerine getirme aracıdır.

Bu bakımdan, ciddi iki olumsuzluğa dikkat çekilmeli: ilki, ÇED yönetmeliği üzerinde yapılan sürekli oynama, ÇED’i etkisiz kılmaktadır. İkincisi ise, ÇED raporu hazırlık süreci, uygulamada, ya göstermelik hale getirme çabaları öne çıkmakta ya da ÇED raporu gereklerine uyulmamaktadır. Birçok madencilik faaliyeti ve devasa inşaat faaliyetleri, ÇED raporuna uyulmadan yapımı sürdürülen yatırımlar olup, bunda siyasal irade belirleyicidir. Bunun anlamı şu: önlemekle birinci derecede yükümlü olan makamlar, önlemek bir yana,  çevresel bozulmanın doğrudan müsebbibi olabiliyor.

Çevre sağlığını korumak”,  Devletin, yurttaşların ve yatırımcıların ödevidir. Devletin koruma yükümlülüğü, çevre sağlığı ile sınırlı olmayıp, uyumlu ve dengeli bir çevre korumasını kapsamına almaktadır. Aslında koruma yükümlülüğü, çevre hukukunun farklı alanlarını da kapsar: tarihsel, kültürel ve doğal miras ;   kıyılar, yabii servetler ve kaynaklar;  ormanlar…

 Bu koruma ödevi, devletin doğrudan faaliyetlerine ilişkin olduğu gibi, özel sektör açısından da geçerli: gerekli düzenlemeleri yapan kamu makamları, ilgili kuruluşların etkinliklerini bu çerçevede yerine getirip getirmediklerini denetler ve kuralları çiğneyenlere yaptırım uygular. Ne var ki kamu makamları, bu  yükümlülüklerini gereğince yerine getirmedikleri için, Türkiye çevresi, koruma bir yana sürekli yağmalanır bir hale gelmiş bulunuyor.

Öte yandan,  “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder” (md.12/2) kuralı, ödev ve sorumlulukların, yalnızca toplumsal ilişkilerde değil, doğal ortamın korunması bakımından da geçerli olduğu biçiminde yorumlanmalıdır.

 “Çevreyi geliştirmek”, devletin ve yurttaşların ödevidir.  Madde 56’nın Devlet için öngördüğü geliştirme yükümlülüğü, genel dayanağını madde 5’te bulur: “… kişinin hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak”. Çevre hakkının öznesi de “herkes” olarak belirlendiğine göre, Devletin bu genel yükümlülüğü çevre hakkını da kapsamına alır.

Önlemek, korumak ve geliştirmek biçimindeki üç aşamalı yükümlülük, Devlet adına işlem ve eylem tesis eden kamu makamları için olduğu kadar, onların denetimi altında faaliyette bulunan özel sektör kuruluşları ve yurttaşlar açısından da geçerlidir. Anayasa madde 12, yatay ilişkiler bakımından sözkonusu yükümlülüğü pekiştirmektedir. Kuşkusuz ödev-hak ikilemi, çevre kirliliğinin önlenmesi, ülkenin doğal dokusunun korunması ve çevrenin geliştirilmesi konusunda bireyin konumunu pekiştirdiği gibi, sivil toplum örgütlerinin girişimleri için de anayasal temel sağlamaktadır. Böyle bir anayasal dayanak, yurttaşlara ve sivil toplum örgütlerine, doğayı bozucu etkinliklere doğrudan müdahale hakkını verir; bu müdahale karşısında kolluk güçleri, “kamu düzeni” adına zor kullanamazlar. Zira yurttaşların bekçiliğini yaptığı, “çevresel kamu düzeni” ve  nitelikli bir ülkenin bütünlüğüdür. Bu bakımdan kamu yararı, toplum yararının ötesine geçen ve -gelecek kuşaklar dahil- ülkesel yararı da kapsamına alan üst bir kavramdır. Özetle Devletin bu üçlü yükümlülüğü, ÇED ve ihtiyat (sakınım) ilkesini etkili bir biçimde uygulamaya geçirmeye elverişli bir anayasal zemin oluşrurmaktadır.

III- ANAYASAL ÖLÇÜTLERİ EKOSİSTEME UYGULAMAK

 “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” (md.13)

Bu ölçütler, anayasal hak ve özgürlükler bütünü için geçerli olduğundan, çevre hakkı için de güvence oluşturur. Adı geçen ölçütlerin içeriği ve öğeleri açıklanırken çevre hakkı ile zenginleştirilebilir. Buna karşılık genel ölçütler, çevre ve doğa ile ilgili (ülkesel) haklar için kullanılırken bu hakkın özellikleri de dikkate alınarak özgül bağlantılar kurulmalıdır. Bu nedenle, çevreye ilişkin düzenlemeler sırasında, bunların çevre hakkının özüne dokunup dokunmadığı, ölçülü olup olmadığı, demokratik toplum ve çevre hakkı arasındaki ilişki kadar, ekolojik denge ekseninde çevresel demokrasiyi zedeleyip zedelemeyeceği de sorgulanmalıdır.

Haliyle, Anayasa’da ekosistemi niteleyen kavramlar, madde 13 testinden geçirilmeli; özellikle, çevre üzerinde bozucu etki yaratan faaliyetlerin, çevresel denge ve uyum bakımından ölçülü olup olmadığı ve hakkın özüne dokunup dokunmadığı irdelenmelidir. Madde 56 bakımından, yaşam hakkının, “sağlıklı ve dengeli çevre” bağlamında ihlal edilip edilmediği de araştırılmalıdır.

Denge ve sağlık” kavramları, beşeri varlığı aşan türler olarak hayvan (fauna) ve bitkileri (flora) de kapsamına alır.

Genel hak ve özgürlük güvencelerinden farklı olarak ülkeye ilişkin hakların özgül güvenceleri var mı, eğer varsa bunlar nelerdir?

Anayasal hak ve özgürlükler kötüye kullanılamaz ve kamu düzeni kaydı ile sınırlanabilir. Kamu düzeni genel kaydı, amaçsal bir yorumla, “çevresel kamu düzeni”ni de kapsamına alır. Bununla birlikte çevre koruması, genel bir sınırlama nedeni olarak görülebilir. Bütün anayasal hak ve özgürlükler, “çevreyi korumakamacıyla kayıtlanabilir.

 “Ekolojik bakımdan dengeli, uyumlu ve sağlıklı” anayasal çevre kayıtlarında yer alan bu kavramları, çevre hakkını pekiştirici yönde anlamlandırmak önem taşımaktadır. Bu bakımdan, 1982 Anayasası madde 56’da yer alan “sağlıklı ve dengeli çevre” kavramı, güvence ölçütü olarak görülebilir.

Daha genel olarak;Anayasada Devletin önleme, koruma ve geliştirme ödevini etkili kılmak için kullanılabilecek eksen nitelikte maddeleri de nöne çıkarmak gerekir.  Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri olarak “hukuk devleti” ve “demokratik devlet”, çevresel düzenlemelerin genel ölçütleri olarak uygulanmalıdır.

Keza demokratik devlet ilkesinin gerekleri arasında, çevre koruma alanında büyük önem taşıyan katılımcılık da yer alır. Bu nedenle, çevreye ilişkin normatif düzenlemeler, çevresel demokrasinin temel gereklerini yansıtmalıdır.

Öte yandan, yukarıda belirtildiği üzere, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmü, ülke bütünlüğünün niteliksel olarak da korunması gereğini içerir şekilde yorumlanmalıdır.

Yine Devlet, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama yükümlülüğünü, ancak bütünlüğünü güvence altına aldığı nitelikli bir ülkede yerine getirebilir.

Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü kuralı (md.11), anayasal düzeyde tanınan ve güvencelenen çevre hakkı açısından koruyucu işlev görür.

 Yaşama hakkı (md. 17), özel ve ailevi hayata saygı hakkı (md. 20), mülkiyet hakkı (md. 35), çevre hakkını korumak için dayanılabilecek hükümlerdir.

Hak arama özgürlüğü (md.36) ve yargı bağımsızlığı ( md.138), “çevresel adalet” (ekolojik adalet) hizmetindeki anayasal güvencelerdir. Haliyle, çevre  koruması için verilmiş yargı kararlarını yerine getirmemeyi ya da geciktirmeyi alışkanlık haline getiren yürütme ve idare, Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bir yasal düzenlemeyi yeniden yasalaştıran TBMM, şu açık hükmü ihlal etmiş oluyor: “Yasama ve yürütme organları ile idare mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” (md.138/son) 

Hak ve özgürlüklere ilişkin Anayasa maddeleri, fikir-hareket ve toplu eylem zincirinde çevre hakkı hizmetine konulmaya elverişlidir. Ülkenin doğal, kültürel ve tarihsel mirasını bozan ve yağmalayan düzenleme ve uygulamalara yöneltilen eleştiriler, en geniş fikir ve ifade özgürlüğünden yararlanır (md.25-26, 28 vd.). Toplanma ve gösteri özgürlükleri ile dernekleşme hakları (md.33 ve 34), üstün kamu yararı ereğinde çevresel değerlerin korunmasına yönlendirilir.

IV- DEVLETİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ VE YURTTAŞ HAKLARI

Anayasa’yı bir bütün olarak yorumlama  gereği, iki bakımdan önemlidir: birincisi, 1982 Anayasası, genel olarak hak ve özgürlükler lehine yorum ve uygulama yönünde zorlanmalıdır. İkincisi ise, 1982 Anayasası, geçirdiği değişiklikler gözönüne alınarak ama aynı zamanda uluslararası sözleşmeler ışığında yorumlanmalıdır. Hepsi birlikte, geriye götürülemezlik ilkesinin önemini ortaya koyar.

Geriye götürülmezlik ilkesi, çevre hukukunun bir genel ilkesi olup, var olan durumun gerisine götürecek düzenleme ve faaliyetlere olanak tanınmaması anlamına gelir. Örneğin, park veya bahçe adı altında düzenleme, ilgili doğal alanın ekosistemini bozacağından çevre hukuku ilkelerinden yararlanamaz.

Demokratik toplum, ölçülülük ve hakkın özü  ölçütleri,  kamu yararı ve ülkenin bütünselliği bağlamında, geriye götürülemezlik ilkesinin anayasal dayanakları olarak yorumlanabilir.

 Ekosistem bileşenlerinin yansıttığı çevre hakkının özü nasıl zedelenir?

– flora/fauna/ homo sapiens, arasındaki denge,

(yaşamın başlıca bileşenleri olarak) bozulduğu zaman özüne dokunmuş demektir. Örnerğin, ormanlık bir alanda yapılacak maden istihracı, ilgili ormandaki “yaşam bileşenleri” olarak üçlü ilişki dengesi (ekosistem) bozulacaksa, çevre hakkı özüne dokunulmuş demektir.

Bu çerçevede yasal düzenlemelerde;

– Sınırlama kayıtları elden geldiğince dar,

– Güvence kayıtları ise, geniş yorumlanmalıdır.

 Bu bakımdan, çevre ve doğaya ilişkin yasal düzenlemeler, “açık, öngörülebilir ve ulaşılabilir” olmalıdır. Torba yasa ile yapılan düzenleme, çevre mevzuatının saydamlığı bakımından daha baştan, çevresel hakları ve üstün kamu yararını zedeleyici olduğu için sakattır.

Bu gözlemler, çevresel anayasa hukukunun yalnıızca Anayasa’da yazılı olan kurallardan ibaret olmadığını, onların yorumu ve uygulanması ile birlikte bir bütün oluşturduğunu gösterir. Çevre alanında kaydedilen kazanımları zedeleyici düzenlemeler, geriye götürülmezlik ilkesi ile bağdaşmayacağından, bütüncül yorum, önemli ve gereklidir.

Yükümklülüklerini yerine getirmeyen kamu görevilierine karşı, bütünleşik çevre koruması ereğinde barışçıl yurttaş eylemleri, -aynı zamanda gelecek kuşaklara karşı- hak ve ödev birlikteliğinde güçlü bir korumadan yararlanır ve hiçbir biçimde cezalandırılamaz.

Stockholm Bildirgesi’nin 50. Yılında bu konuları daha yoğun bir biçimde tartışabilmek umuduyla…

***

Konuya ilişkin ayrıntılı açıklamar için şu yeni yayına bakılabilir: İbrahim Ö. Kaboğlu ve Nihan Yancı Özalp, Çevre Hakkı, Tümüyle Yenilenmiş ve Genişletilmiş 4. Baskı, Tekin y., Haziran 2021, s.63-81.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: