İklim krizinin merkezindeki ülke: Türkiye

MURAT BAKAN

Sanırım 18, 20 yaşlarındaydım Stephen Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi’ni okuduğumda. O ana dek uzay, karadelikler, astrofizik çok uzak olduğum konulardı ve Hawking işte gayet anlaşılır bir dille beni o dünyanın içine sokmuştu. Hawking öldüğünde dünyanın gelmiş geçmiş en mühim fizikçilerinden biri olarak veda etmedi hayata. Aynı zamanda benim gibi sıradan insanların evrenle ilgili kafasındaki birçok soruya da yanıt verdi. Bu yüzden ölmeden önce verdiği röportajlarında söyledikleri de beni derinden etkiledi. Şöyle diyordu Hawking: “Evrimin insan genomunun açgözlülük ve saldırganlığı yerleştirmesinden korkuyorum. Çatışmanın azalacağına dair belirti yok ve askerileştirilmiş teknolojinin ve kitle imha silahlarının gelişimi bir felakete yol açabilir. İnsan ırkının kurtuluşu için en büyük umut, uzaydaki bağımsız koloniler olabilir.” Stephen Hawking, BBC’ye verdiği başka bir röportajda da insanlığın dünyadaki vaktinin kısaldığını belirtmiş iklim değişikliği, asteroit çarpması, salgın hastalıklar ve aşırı nüfusun dünyada kalınması durumunda insanlığı yok edeceğini iddia etmişti.

Dünyanın ve üzerindeki canlıların yaşadığı varoluş problemini bundan daha iyi kimse ifade edemedi sanırım özellikle küresel ısınmayı güneşin döngüsüne bağlayan ve herhangi bir adım atmayı reddeden muhafazakarların iklim krizi diye bir derdi olmadığı ortada. Daha 10 yıl öncesine kadar dünyanın kişi başına sera gazı salımı en yüksek ülkesi ABD’nin Cumhuriyetçi senatörlerinin neredeyse tamamı iklim krizini reddediyordu. Bunun mümkün olabileceğini düşünen senatörlerden birisi olan Michele Bachman “Evet bu gerçek olabilir eğer öyleyse de eşcinsel evliliklere izin verildiği için Tanrı’nın cezasıdır” demişti. Neyse ki Türkiye’de TBMM’de grubu bulunan 5 siyasi partiden herhangi birisi ‘iklim krizi yoktur’ demedi, demiyor. Zaman zaman terminoloji konusunda ters düşsek de herkes bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında. Ancak bu farkındalık yeterli değil. İktidar farkında ama umurunda değil. Biz farkındayız ve ülkemizin, gezegenimizin geleceği için endişe duyuyoruz.

Aslında bu terminoloji farklılığı konuyla ilgili bilincinizi de entelektüel düzeyinizi de belirliyor. Dünya yaygın olarak ‘iklim değişikliği’ olarak ifade etse de son iki yılda ciddi bir değişiklik oldu. Greta Thunberg gibi aktivistler, The Guardian gibi gazeteler ve daha birçok kişi ve kurum artık ‘iklim değişikliği’ ifadesinin yaşanan durumun vahametini ortaya koymadığını, değişimin pozitif de bir durum olabileceğini, insanlığın yaşanan acil durumu kavraması için ‘iklim krizi,’ ‘iklim yıkımı’ ya da ‘iklim acil durumu’ gibi kavramların kullanılması gerektiğini ifade ettiler. Bu görüş giderek yaygınlaştı, son iki yıldır ben de ‘iklim krizi’ diyorum ve bunun sizin iklim konusundaki tutumunuzu da belirlediğini düşünüyorum. Eğer bu konuda öncü rol oynamak isteyen bir siyasal partiyseniz ya da iklim konusunda çalışan bir bilim insanı veya bir sivil toplum kuruluşuysanız bu farkındalığa sahip olmalı ve bu terminoloji değişikliğini benimsemelisiniz.

DÜNYA HIZLA ISINIYOR

Güneş yaşam kaynağımız. Ancak dünyanın yaşanabilir ısıda olmasının tek sebebi güneş ışınları değil; atmosferdeki karbondioksit, metan, su buharı, azot oksit ve benzeri gazlar güneş ışınlarının dünyadan yansıyarak uzaya dönmesini engelliyor ve tekrar yeryüzüne gönderiyor. Böylece dünya hepimizin yaşayabileceği sıcaklıkta olmaya devam ediyor. Sera etkisi dediğimiz olay bir taraftan yaşamamız gereken ısıyı sağlıyor diğer taraftan atmosferdeki bu gazların artması halinde yeryüzünün ısınmaya devam etmesini sağlıyor. Aslında bugün yaşadığımız şey tam olarak bu. Sera gazları dünya üzerinde yaşamamız için gerekli ancak insan etkisi ile sera gazlarının giderek artması dünyayı ısıtmaya başladı ve bu durum artık sadece insan yaşamı değil gezegenimizdeki tüm canlı yaşam için risk haline dönüştü. Küresel ısınmanın gezegenimiz ve ülkemiz için risk oluşturduğunu ve bunun insan etkisi ile olduğu benim kişisel düşüncem değil; sanayi devrimi ile birlikte yeni bir çağ başladığını söyleyen iki bilim insanı Kimyager Paul Crutzen ve Biyolog Eugene yaşadığımız çağın insan etkisinin en yüksek çağ olduğunu ve gezegeni şekillendirdiğini bu yüzden ‘Antroposen Çağı’ olarak adlandırılması gerektiğini söylüyorlar. 2020 yılı sonu itibariyle insan yapımı nesnelerin ağrılığı 1 trilyon tona ulaştı. Yani gezegendeki tüm bitki ve hayvanların canlı ağırlığını geçti. Bu rakamlar, insanın dünya üzerindeki etkisini göstermek amacıyla İsrail’deki Weizmann Bilim Enstitüsü’nün açıkladığı rakamlar. Eğer bu hızla giderse, 2040 yılında insan yapımı nesnelerin ağırlığı 3 trilyon tona yükselecek. Bu rakamlar insanın çevre ve iklim üzerindeki etkisini vurucu şekilde anlatıyor. Ancak bu konuda asıl yüzümüzü dönmemiz gereken yer IPCC. IPCC yani Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından küresel ısınmanın (ısıtma demek daha doğru) iklim üzerine etkilerini araştırmak üzere kurulduğu 1988 yılından beri 5 ila 7 yıl arasında raporlar yayınlıyor.

IPCC’nin altıncı raporu bu konuda adım atmak için ne kadar az zamanımız kaldığını gösteriyor.

Geçen yıl Ağustos ayında IPCC, 243 bilim insanı ile 14 binden daha fazla bilimsel çalışmayı incelediği 3 bin sayfanın üzerindeki 6. Değerlendirme Raporu’nun ilk kısmı yayımlandı. Tam da Glasgow’da Kasım ayında yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 26. Taraflar Konferansından 3 ay kadar önce. Bu çok geniş kapsamlı raporda önümüzdeki 20 yıl içinde, 1,5 derece eşiğinin aşılacağını söylüyorlar. Aynı raporda iklim krizinin açık ve kesin olarak insan etkisi ile meydana geldiği ifade ediliyor. Rapor karbon salımının azaltım hızına bağlı olarak oluşturduğu 5 farklı senaryoda da 2030 yılına gelindiğinde dünyanın 1,5 derece ısınacağını söylüyordu. IPCC’nin basın bültenindeki başlıkları okuduğumuzda neyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz.

  • İklim krizi, su döngüsünü etkiliyor. Bu daha ve buna bağlı olarak daha fazla sele sebep olacak. Birçok bölgede de daha fazla kuraklık yaşanacak.
  • İklim krizi, yağış modellerini etkiliyor. Yüksek enlemlerde yağışlar artabilir, ancak subtropikal bölgelerde büyük kısımlarında azalması öngörülüyor. Bölgeye göre değişen muson yağışlarında değişiklikler bekleniyor.
  • Kıyı bölgeleri, 21. yüzyıl boyunca deniz seviyesinin sürekli yükselmesine tanık olacak, bu da alçak alanlarda daha sık ve şiddetli kıyı taşkınlarına ve kıyı erozyonuna sebep olacak. Daha önce 100 yılda bir meydana gelen aşırı deniz seviyesi olayları, bu yüzyılın sonuna kadar her yıl gerçekleşebilir.
  • Daha fazla ısınma, permafrost erimesini ve mevsimsel kar örtüsünün kaybını, buzulların ve buz tabakalarının erimesini ve yaz Arktik deniz buzunun kaybını artıracak.
  • Isınma, daha sık deniz ısı dalgaları, okyanus asitlenmesi ve azalan oksijen seviyeleri dahil olmak üzere okyanustaki değişiklikler, açıkça insan etkisiyle bağlantılıdır. Bu değişiklikler hem okyanus ekosistemlerini hem de onlara güvenen insanları etkiliyor. Bu durum, yüzyılın geri kalanında devam edecek.
  • Şehirler için, ısı (kentsel alanlar genellikle çevrelerinden daha sıcak olduğu için), yoğun yağış olaylarından kaynaklanan su baskınları ve kıyı şehirlerindeki deniz seviyesinin yükselmesi gibi iklim değişikliğinin etkileri şiddetlenebilir.
  • Rapor aynı zamanda dünyanın karbon emisyonlarını ne kadar azalttığına bağlı olarak beş farklı senaryo sunuyor: Hızlı şekilde işleme konacak devasa azaltımlar, yoğun ama çok fazla olmayan azaltımlar, ılımlı bir azaltım senaryosu, mevcut kesinti planlarının devam ettiği az azaltımın yapıldığı bir senaryo ve son olarak karbon salımlarında devam eden artışları içeren bir gelecek senaryosu.

Bu rapor yayımlandıktan sonra BM Genel Sekreteri António Guterres insanlık açısından “kırmızı kod” dedi. BM Genel sekreteri ayrıca “Karbon ile kendimizi öldürmeye, doğaya tuvaletmiş gibi davranmaya son verelim. Kendi mezarımızı kazıyoruz” da dedi. Ancak günler günleri aylar ayları, yıllar yılları kovalıyor tüm bu etkili sözler milletler ailesini daha hızlı hareket etmesi konusunda harekete geçirmiyor. Glasgow’da büyük, tumturaklı sözler edilmedi mi? Edildi.

Ancak ormansızlaşma ve kömürden çıkış koalisyonu dışında dişe dokunur bir şey görmedik. 200 ülke Devlet Başkanı ve Bakan düzeyinde arzı endam eyledi. Gözler Paris Anlaşması’nı onaylayan son 5 ülkeden birisi olan Türkiye’nin Devlet Başkanı Erdoğan’ı da aradı, ancak 200 ülkenin Devlet Başkanı ve Bakanının güvenliğini sağlayan İskoçya Sayın Erdoğan’ın güvenliğini sağlayamadığı için Erdoğan toplantıya katılmadı. Sanırım bu durum bile iklim konusunda Türkiye’nin nerede olduğunu özetlemeye yeter.

Dünya, yeni bir düzene doğru yol alıyor bu yeni düzen artık fosil yakıtların olmadığı bir düzen. Ancak bugün tüm dünya ortak bir karar alsa ve aynı anda şalterleri indirse, tek bir uçak uçmasa, tek bir benzinli araç kontağını çevirmese, tüm ampuller sönse dahi -ki bunun mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz- dünya yeterince ısındı ve iklim krizi geriye dönüşü olmayacak kadar ilerledi. Şu an yapmaya çalıştığımız dünyayı sanayi devrimi öncesine döndürmek değil, bunun şimdilik mümkün olmadığını aslında hepimiz biliyoruz. Amacımız daha kötüsünün olmasını engellemek.

TÜRKİYE İKLİM KRİZİ İLE MÜCADELENİN NERESİNDE?

İklim krizine karşı farklı ülkeler, zaman zaman benzer zaman zaman ise farklı yöntemlerle mücadele ediyor. Kimisi emisyonlarını azaltırken kimisi de -her ne kadar biz onaylamasak da- karbon tutucu teknolojiler üzerinde çalışıyor.

Dünyada mevcut sera gazı emisyonunun yüzde 1’inden sorumlu Türkiye, kafasını kuma gömmüş durumda. Dünya hızla fosil yakıtlardan çıkarak kömürlü termik santrallerini kapatırken Türkiye bu konuda Çin’i takip ediyor ve 20’nin üzerinde yeni termik santral planlıyor. Bu konuda sorduğumuz sorulara Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı yanıt vermediği için hangi proje rafa kalktı, hangisi devam ediyor, hangisi finansman arıyor bilemiyoruz…

Bildiğimiz; Türkiye’nin, dünyadaki tüm finansmanın iklim finansmanına döndüğü artık doğaya düşman projelere kaynak bulunmasının neredeyse olanaksız olduğu bir dönemde dahi doğa düşmanı projelerden vazgeçmiyor oluşu. Bu durduğumuz yeri gösteriyor. Bunun en somut örneği 7 kez ihaleye çıkılan ancak finansman bulunamadığı için iptal edilen Eskişehir Alpu Termik Santrali.

Kömür gibi, enerji kaynakları içinde en çok sera gazı emisyonuna neden olan bir kaynağın payını artırmak, toplama, çıkarma bilen her çocuğun hesap edebileceği üzere, Türkiye’nin bu iktidar ve bu bakış açısı ile “2053 karbon nötr” hedefinin bir hayal olduğunu da göstermektedir. Türkiye’nin karbon emisyonunu düşürmesinin bir diğer yolu da karbon yutak alanlarının kapasitesini artırmasıdır. Denizler, göller, sulak alanlar, bataklıklar ve ormanlardan bahsediyorum. Peki burada durum nasıl? Fecaat! Türkiye, Ereğli Sazlıkları gibi, Tuz Gölü, Akşehir Gölü, Seyfe Gölü ve daha burada ismini sayamadığımız en değerli sulak alanlarını kaybetti. Milyonlarca kuşun üreme ve yaşam alanı olan, ekosisteme çok büyük katkısı olan, iklimi dengeleyen bu alanlar artık yok.

Glasgow’da COP 26’da 100’den fazla ülke 2030’a kadar ‘Ormansızlaşma’yı tersine çevirme ve sona erdirme taahhüdünde bulundu. Biz de bu ülkelerin arasındayız. Peki İklim müzakerecisinin devlet adına bu sözü verdiğinden Tarım ve Orman Bakanlığı’nın haberi var mı? Sanmıyorum!

Görevinden affını isteyen, ancak bundan haberi olmadan görevden küçük düşürücü bir biçimde affedilen, eski Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, 2019 yılı Ekim ayında yaptığı açıklamada “Üreteceğimiz ürünlerle orman ürünleri alanındaki ithalatı 1 milyar dolar azaltarak cari açığı kapatacağız” demişti. Cari açığı kapatmak için muhafaza ormanlarında, kalan ormanlarda, milli parklarda ağaç kıyımı yaptı Orman Genel Müdürlüğü. Yani ormansızlaşmayı önlemek değil, ormansızlaşmayı artıran bir kurum gibi çalışıyorlar. İktidar ormanlara yaşam kaynağı olarak değil kereste, tomruk, odun, yonga kaynağı olarak bakıyor. Türkiye’nin önünde tek seçenek var. Sadece gezegeni korumak için değil ülkemizin geleceğini de kurtarmak için iklim politikalarını politika ajandasının en üstüne koymak zorundayız. Önümüzdeki seçimler sadece Türkiye’yi yönetecek iktidarı belirlemeyecek, aynı zamanda bu ülkenin gelecek nesillerine bizden önceki nesillerden aldığımız gibi bir ülke bırakıp bırakmayacağımızı da belirleyecek.

Biz bu ülkeyi birilerinden 49 yıllığına kiralamadık. Kan ve gözyaşı ile kurduğumuz bu Cumhuriyeti sadece rejimi ile değil doğası ile denizleri, gölleri, nehirleri, dağları, ormanları ile de gelecek nesillere bırakmak zorundayız. Bu yüzden ilk gireceğimiz seçimler ülkemizin her bakımdan varoluş mücadelesidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: