Türkiye yeşil adil dönüşümü nasıl başarır?

İVME HAREKETİ

Ekoloji ve iklim politikaları uzun bir süre Türkiye’de kendine ancak güncel tartışmaların unutulmuş köşelerinde yer bulabildi. Hâlâ da daha büyük sorunlar çözüldükten sonra düşünülecek bir konu olarak görülmekte. Tartışmaların çerçevesi ekolojik yıkıma veya bu yıkımlara izin verecek yasal düzenlemelere gösterilen tepkilerle çizilmekte fakat politik tartışmalar bu noktadan ilerisine gidemiyor. Halbuki ekoloji ve iklim politikaları yediğimiz yemekten içtiğimiz suya ve soluduğumuz havaya, televizyonumuzu çalıştıran elektrikten bindiğimiz otobüse kadar yaşamımızın her alanına dokunuyor. Ekonomimizi kurgulama şeklimiz, insan refahına bakış açımız ve insan dışındaki diğer canlıların var olma hakkına yaklaşımımız, ekoloji ve iklime atfettiğimiz değerle doğrudan bağlantılı.

Bu bağlantıya verilebilecek en güncel ve çarpıcı örneklerden biri, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle birlikte başlayan ve Türkiye’yi de etkileyen küresel enerji krizidir. Türkiye’nin elektrik portfolyosunda büyük bir paya sahip olan ve ulaşım sektörünün tamamınının üzerine kurulu olduğu fosil yakıtlar, ülkemize Rusya başta olmak üzere belli başlı birkaç ülke tarafından sağlanmakta. Bu durum ülkemizin enerji güvenliği ve ekonomisi açısından şu anda da gördüğümüz gibi büyük bir risk teşkil etmektedir ve dış politikada ülkemizin elini zayıflatmaktadır. Bunun yanında, Rusya’nın enerji üzerinden politik denklemini kurgulayabilmesi ekoloji ve iklimin bağlamlarının diğer güncel sorunlarla olan ve yakından incelenmesi gereken güçlü ilişkisini gösteriyor.

Bu enerji krizi öncesinde de zaten hem ithal hem de yerli fosil yakıtların sebep olduğu birçok toplumsal ve ekolojik sorun mevcuttu. İthal fosil yakıtların gittikçe yükselen fiyatları vatandaşın elektrik, ısınma ve ulaşım giderlerini halihazırda artırırken, bu yakıtların yakıldığı bölgelerde ciddi derecede hava, su ve toprak kirliliği gözlemliyoruz. Bu kirlilikler ekolojik denge, toplum sağlığı ve refahının yanında, tarım ve diğer ekonomik etkinlikleri de olumsuz etkilemektedir. Fosil yakıtların sadece yakılması değil, yer ve deniz altından çıkarılırken yarattığı kirlilik de toplum sağlığı ve ekoloji açısından ağır yıkımlara sebep olmaktadır.

Enerji güvenliği ve hayat pahalılığı, ekonomimizin fosil yakıt bağımlılığının sebep olduğu sorunlardan sadece ikisi. Fosil yakıt bağımlılığın en ağır sonucuysa hiç şüphesiz iklim krizi. Fosil yakıtların yakılmasıyla oluşan sera gazlarının sebep olduğu küresel ısınma, gezegenimizin iklim dengesini bozmaya devam ediyor ve yakın zamanda da yavaşlayacak gibi görünmüyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası’nın bu krizden en ağır etkilenecek bölgelerden biri olduğu öngörülüyor. Bu ağır etkilerin bazılarını hissetmeye başladık bile. Örneğin geçen sene yaşanan yıkıcı orman yangınları, Marmara Denizi’ndeki müsilaj krizi ve özellikle ülkemizin güneydoğusunda hissedilen kuraklık, iklim krizine bağlanabilir. İklim krizinin kuraklık, sıcak hava dalgaları ve sıradışı hava olaylarını artırması, tarımsal üretim, içme suyu erişimi, ekolojik zenginliğimiz, toplumsal refah düzeyi ve toplumsal sağlık için büyük ve geri alınamaz tehlikeler arz etmeye devam edecektir. Tüm bu gözlemlerden yola çıktığımızda, ekoloji ve iklim mücadelesinin dışlandığı herhangi bir politik zeminin gerçekçilikten uzak olacağına inanıyoruz.

Yukarıda belirttiğimiz sorunların tümü için çözümler mevcut. İVME Hareketi olarak, yeşil ve adil bir ekonomik dönüşüm çerçevesinin karşımızdaki bütün krizlere karşı bir cevap olabileceğini iddia ederken aynı zamanda gündelik yaşamın gerçeklerine göre kademeli olarak hareket edilmesini ve kimsenin geride bırakılmaması gerektiğini savunuyoruz. Bunun gerçekleşebilmesi için farklı alanlardaki uzmanların katkı sunabileceği bir politika yaklaşımına ihtiyaç olduğuna inanıyoruz.

Bu amaçla ortaya koyduğumuz Yeşil Adil Dönüşüm çerçevesi, hem insan emeğinin hem de doğanın sömürüsüyle beslenen neo-liberal ekonomik düzenin karşısına küresel seviyede eşitlikçi, hem insan hem de doğanın refahını önceliklendiren ve hak temelli bir değişim çerçevesi sunmayı amaçlıyor. Buradan hareketle gezegenimizi insanlığın küçük bir kesiminin açgözlülüğünden kurtarırken refah imkanlarının topluma adil olarak dağıtıldığı, ekolojik yıkımda sorumluluğun doğru tahsis edildiği, toplumsal bilincin demokratik olarak inşa edildiği bir Yeşil Adil Dönüşüm pratiğini harekete geçirebilmeliyiz.

Türkiye özelinde önceliklendirilebilecek temel Yeşil Adil Dönüşüm politika önerilerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

ELEKTRİK ŞEBEKESİ EN GEÇ 2035 YILINA KADAR KARBONSUZLAŞMALIDIR

Bunun için güneş ve rüzgar enerjisi kapasiteleri hızlı bir şekilde artırılmalı, elektrik altyapısı güçlendirilmeli, çatı üstü güneş panelleri teşvik edilmeli ve enerji depolama sistemleri inşa edilmelidir. Hem toplum sağlığına hem de kırsal ekonomilere büyük zarar veren kömür santralleri 2030, doğalgaz santralleriyse 2035 yılına kadar kademeli olarak devreden çıkarılmalıdır. Güneş ve rüzgâr, Türkiye’de enerji güvenliğine ve fosil yakıt ithalatından kaynaklı cari açığın kapanmasına katkıda bulunacaktır. Yenilenebilir enerjinin Türkiye’nin enerji portfolyosunda daha geniş bir yer bulmasıyla elektrik fiyatları düşebilir ve birçok sektördeki üretim maliyetleri bu sayede azaltılabilir. Ek olarak rüzgârın ve güneşin dağınık sistemler olması şebekede tam elektrik kaybı riskini de düşürmekte ve herhangi bir şebeke sorununun ülkenin tamamını etkilemesini önlemektedir. Ayrıca güneş ve rüzgâr enerjisi kuraklık gibi iklimsel felaketlere karşı da dayanıklıdır.

Yenilenebilir enerji sektöründe iş gücüne yatırım yapılmalıdır. Güneş ve rüzgâr sektörlerinin büyüme seviyesine göre, yenilenebilir enerji sektöründe önümüzdeki 10 yıl içerisinde 200 bine yakın iş yaratılabilir. Bu işlerin çoğunluğu yüksek ve orta beceri gerektirecek iyi maaşlı işlerdir. Özellikle orta ve yüksek eğitimli bireyler için fosil yakıt sektörüne alternatif olan ve dünyada da gittikçe büyüyen bu sektör, Türkiye’deki iş gücünün uluslararası düzeyde rekabet gücünü ve toplumun refahını artıracaktır. Yaratılan yeni işler için önceden fosil yakıt endüstrisinde çalışmış ve Yeşil Adil Dönüşüm’den en çok etkilenecek grupların önceliklendirilmesi kimsenin geride bırakılmamasını sağlayacaktır. Yaratılan işlerin daha cazip olması için sendika ve çalışma yasaları güçlendirilmeli, yenilenebilir enerji sektöründe ve diğer yeşil sektörlerde çalışanların hakları güvence altına alınmalıdır.

ULAŞIM SEKTÖRÜ KARBONSUZLAŞMALIDIR

Ulaşımda fosil yakıt bağımlılığı, Türkiye’nin enerji güvenliğini zayıflatmasının ve cari açığı arttırmasının yanı sıra otomobil endüstrimizin dünyayla rekabet becerisini ve Türkiye’de üretilen otomobillerin standardını düşürmektedir. Ayrıca, ulaşımda fosil yakıt tüketimi tehlikeli düzeyde hava kirliliğine sebep olmaktadır. Bu sorunların çözülmesi için yerli elektrikli araç üretim kapasitesi artırılmalı, şarj altyapısı genişletilmelidir.Trafikte hâlihazırda olan araçlar, özellikle düşük gelirli gruplar için vergi indirimleri, ücretsiz şarj sistemi kurulumu, elektrik tarifesinde indirim gibi teşvik programları aracılığıyla sıfır emisyonlu araçlarla değiştirilmelidir. Motorlu taşıt vergisi yüksek yakıt verimli araçlar için düşürülmeli, düşük verimli araçlar için arttırılmalıdır. Şehir içi ve şehirler arası yolculuklarda elektrikli araç şarj etmek kolaylaştırılmalı, sık kullanılan otoyollar başta gelmek üzere tüm şehirler arası rotalara hızlı şarj istasyonları kurulmalıdır.

TARIM VE KIRSAL EKONOMİLER İKLİME DAYANIKLI POLİTİKALARLA GELİŞTİRİLMELİDİR

Tarım sektörünün zayıflaması, kırsal nüfusun küçülmesi ve yaşlanması, Türkiye’de sağlıklı gıdaya erişimi ve gıda güvenliğini tehdit etmekte, gıda gibi temel bir gereksinimde dışa bağımlılığı artırmaktadır. Tarımın güçlendirilmesi, özellikle iklim krizinin ışığında daha büyük ehemmiyet taşımaktadır. Kırsal ekonomilerin ve tarımın güçlendirilmesi için devlet yatırımı artırılmalı, tarımda su verimliliği artırılmalı, çiftçi kooperatifleri güçlendirilmeli ve küçük çiftçilerin büyük şirketlerin dayattığı fiyatlardan bağımsız fiyat belirleyebilmesi desteklenmelidir.

Kırsal, fosil yakıtlara bağımlı ve sanayisi zayıf kalmış şehirler “fırsat şehirleri” olarak tanıtılmalı, yeşil sektörlerin bu şehirlere taşınması desteklenmelidir. Özellikle devlet üniversiteleri, kuluçka program destekleriyle kırsal bölgelerde yeni yeşil sektörlerin kurulmasına ön ayak olabilir. Yeşil girişimcilerin fırsat şehirlerine ilgisi artırılmalı ve yerel ekonomiyi destekleyecek, doğaya zarar vermeyecek girişimler finansal programlarla desteklenmelidir.

ŞEHİRLERİN İKLİM DAYANIKLILIĞI GÜÇLENDİRİLMELİDİR

Su kıtlığı, sel baskınları, yazları şehir yaşamını zorlaştıran aşırı sıcaklar, müsilaj gibi doğal afetler ve orman yangınlarının yerleşim yerlerine sıçrama riskinin artması, şehirler üzerinde artan iklim baskısının en belirgin örneklerindendir. Şehirsel su kaynaklarının güvenliğini sağlamak için su geri dönüşümü, su tasarrufu, kaçak ve sızıntıların tamir edilmesine yönelik yatırım yapılmalıdır. Şehirlerde sağlıklı gıdaya erişim ve gıda güvenliği de enflasyonla birlikte önemli bir sorun haline gelmiştir. Şehirlerde gıda bilincinin oluşturulması ve gıda üretim faaliyetlerinin arttırılması bu açıdan oldukça önemlidir. Şehir içi bostanların korunması, kaybedilen bostanların şehre geri kazandırılması, şehirlerin eteklerinde tarımcılığa devam eden çiftçilere ekipman desteği ve su tedariği, bahçelerde sebze ve meyve yetiştirmenin teşvik edilmesi, şehir sakinlerine tohum ve bahçecilik kılavuzu dağıtılması gibi uygulamalar da gıda bilincinin yaratılmasına yardımcı olabilir.

FELAKETLERE KARŞI HAZIRLIKLAR İKLİM KRİZİ DÜŞÜNÜLEREK YÜRÜTÜLMELİDİR

İklim krizinin kayda değer sonuçlarından biri, doğal afetlerin uçlara kayma eğilimleridir. Sıcak dalgalarının ve kuraklığın sıklığındaki ve şiddetindeki artış, orman yangınlarının hızlı bir şekilde yayılıp daha yıkıcı olması, ani yağmur olaylarının daha şiddetli sellere neden olması bu değişikliklerden sadece bazıları. Bu felaketler iklim senaryoları yardımıyla incelenebilir ve şehirlerde hangi ilçelerin ve mahallelerin en çok etkileneceği, hangi tarım ürünlerinin risk altında olduğu belirlenerek önlemler alınabilir. İklim krizine bağlı felaketlerden zarar gören bireyler ve bölgeler için kalkınma planları insan onuru dikkate alınarak hazırlanmalı, yerel ekonomi yeşil yatırımlarla ayağa kaldırılmalı, özellikle küçük çiftçi iklime dayanıklı tarımsal yatırımlarla desteklenmelidir. Afet sonrası toparlanma sürecinde bölgedeki kalkınma takip edilmeli, gerektiğinde ek yatırımlarla ve iş gücü eğitim fırsatlarıyla desteklenmelidir.

DOĞADA YER ALAN BÜTÜN UNSURLARI EŞİT HAK ÖZNESİ OLARAK
TANIMLAYARAK BİLİMSEL VE HUKUKİ METODOLOJİ GELİŞTİRİLMELİDİR

Günümüz koşullarında ekolojik tahribatın etkilerinin ölçülebilmesi için mahkemelerin ve idari yapıların, sorumluluğu kirleten üzerinden tespit etmesinin yanında çevresel yıkıma sebep olabilecek faaliyetlerin, ihtiyat ilkesi çerçevesinde önceden ölçülebiliyor olması da olanaklar arasındadır. İlgili faaliyetin riskinin tehdit oluşturuğu veya tespitinin mümkün olmadığı durumlarda, koruyucu önlem olarak hukukun bilimsel kesinliğe göre hareket etmesi talep edilebilir. İhtiyat ilkesinin anayasada eşit hak öznesi olarak tanımlanan yaşamın bütünü için koruyucu bir niteliği olacağını iddia edebiliriz.

Hak öznelerinin yani doğadaki herhangi bir varlığın eşitliği ile tahribata uğrayan doğal alanları veya doğal yaşamı savunabilmenin imkanı genişlerken ihtiyat ilkesinin yerinde uygulanması ile hukuki zeminde bilimsel belirsizlik durumunda ispat yükü faaliyeti üstlenenin sorumluluğu içinde olmalıdır. Hem doğal yaşamı savunma hakkını vekaleten de olsa üstüne alabilen hem de buradaki faaliyetin kendi haklarının da ihlaline sebebiyet vereceğini ileri sürebilen yurttaşlar böylece teknolojik gelişmelerle birlikte yeniden tanımlanacak refah olgusunda daha adil bir düzen için savunuculuk yapılabilecektir.

Yeşil Adil Dönüşüm, insan ve doğa arasındaki sömürü düzenini uzun vadede ortadan kaldırmayı hedeflese de yukarıda listelediğimiz bazı çözümler ironik olarak bu hedefe ters düşebilmektedir. Ekonomimizi yeni baştan tasavvur ederken bu geçiş döneminde bazı zor kararların verilmesi kaçınılmaz olacaktır. Örneğin elektrikli araçlardaki Lityum-iyon pilleri için gerekli olan Lityum elementinin çıkarılması, ancak yeni maden faaliyetleriyle mümkündür. Bu koşullarda doğa haklarının güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Yeşil Adil Dönüşüm için zaruri ve kaçınılmaz olan bazı maden ve diğer kirli endüstriyel faaliyetlerin gerekliliğinin bilincinde olurken aynı zamanda sebep olabilecekleri zararların mevduat düzenlemeleriyle en az düzeye indirilmesi, diğer kirli endüstriyel faaliyetlerinin kısıtlanması, engellenmesi ve zarara uğrayanların mağduriyetlerinin telafi edilmesi, Yeşil Adil Dönüşüm sürecinde bir yıkıma engel olmaya çalışırken başka bir yıkıma sebep olmamızı da engelleyecektir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: