Zaman daralıyor, gezegenimiz hızla ısınıyor

İREM DALOĞLU ÇETİNKAYA

Gezegenimiz, Kuzey Kutbu’ndan Güney Kutbu’na kadar ısınıyor. Küresel ortalama yüzey sıcaklığı 1900’lerin başından beri, 1,1 santigrat derecenin üzerinde, hatta hassas kutup bölgelerinde daha da arttı. Ve yükselen sıcaklıkların etkileri uzak bir geleceği beklemiyor – küresel ısınmanın etkileri şu anda ortaya çıkıyor. Artan sıcaklıklar, buzulları eritiyor, yağış düzenlerini ve ekosistemleri değiştiriyor.

Birçok insan küresel ısınma ve iklim değişikliğini eşanlamlı olarak düşünmekte, ancak bilim insanları artık gezegenimizin hava ve iklim sistemlerini etkileyen karmaşık değişimleri tanımlarken “iklim değişikliği” hatta “iklim krizi” terimlerini kullanmayı tercih ediyorlar. İklim değişikliği yalnızca yükselen ortalama sıcaklıkları değil, aynı zamanda aşırı hava olaylarını, değişen vahşi yaşam popülasyonlarını ve yaşam alanlarını, yükselen denizleri ve bir dizi başka etkiyi de kapsar. Tüm bu değişiklikler, insanlar atmosfere ısıyı tutan sera gazlarını eklemeye devam ettikçe ortaya çıkıyor.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun öngörülerine göre dünyaya önümüzdeki 15 yıl içinde bir milyar insanın daha katılması bekleniyor. Yeni küresel tahminlere göre 2021’in sonlarında nüfusun 7,9 milyardan 2030’da 8,5 milyara, 2050’de 9,7 milyara ve 2100’e kadar 10,9 milyara ulaşacak. Bu nüfus artışının neredeyse tamamı gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşecek. Artan bir hızla kentleşme devam edecek ve 2100 yılında dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 70’i kentlerde yaşayacak. Bugün bu oran yüzde 56 dolaylarında.

Nüfusun artması ve ihtiyaçların değişmesi gibi sebepler ile insanların yaşam tarzı değişiyor. İklim değişikliği, nüfus ve tüketim davranışları ile küresel çevresel etkiler ayrılmaz bir şekilde bağlantılı. İnsanların giderek artan şekilde mekanize edilmiş yaşam tarzlarına güç vermek için fosil yakıt kullandıkları göz önüne alındığında, insan nüfusunun artmasının iklim krizine önemli bir etkide bulunduğu şüphesiz. Daha fazla insan ise petrol, gaz, kömür ve diğer fosil yakıtlar için daha fazla talep anlamına geliyor. Bu yakıtların kullanımı, atmosfere yüksek miktarda sera gazı salınmasına sebep oluyor.

Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden 1300 bağımsız bilim uzmanının katılım gösterdiği, Birleşmiş Milletler’in himayesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) yayınladığı Altıncı Değerlendirme Raporu ile son 50 yıldaki insan faaliyetlerinin gezegenimizi ısıttığı kesinleşmiş oldu. Modern uygarlığımızın bağlı olduğu endüstriyel faaliyetler, son 150 yılda atmosferik karbondioksit seviyesini 280 ppm’den 410 ppm’e çıkardı. Panel ayrıca, karbon dioksit, metan ve azot oksit gibi insan kaynaklı sera gazlarının son 50 yılda dünya sıcaklıklarında gözlenen 1°C’den fazla artışa neden olduğu sonucuna vardı ve küresel ısınmanın etkilerinin çoğunu artık “geri döndürülemez” olarak değerlendirdi.

Doğa, halihazırdaki ısınma seviyesinde dramatik etkiler görüyor. 2°C veya daha yüksek bir ısınmada, iklim değişikliğinden kaynaklanan gıda güvenliği riskleri daha şiddetli olacak ve özellikle Sahra Altı Afrika, Güney Asya, Orta ve Güney Amerika ve küçük ada devletlerinde besin eksikliklerine ve yetersiz beslenmeye yol açacaktır. Ayrıca, sıcaklıklar yükselmeye devam ettikçe, iklim değişikliği etkileri ve riskleri, kuraklık ve orman yangınlarından deniz seviyesinin yükselmesine ve sellere kadar birçok tehlikenin aynı anda meydana gelmesiyle birlikte giderek daha karmaşık ve yönetilmesi daha zor hale gelecek. Ne yazık ki, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, insanların ve doğanın uyum sağlama yeteneklerinin ötesine itildiğini söylüyor.

Küresel ısınmanın gerçekliği ve ciddiyeti, bilim insanları ile birçok hükümet ve endüstri lideri tarafından kabul edilmiş olsa da, ısınmaya sebep olan sera gazlarını ve diğer kirlilik biçimlerini frenlemek konusunda ilerleme sınırlı kalıyor. Analistler, mevcut ekonomik ortamın bu alanda ilerlemeyi daha da zorlaştıracağını söylüyorlar.

Dünyanın ekolojik sistemi, enerji bütçesindeki artışa sebep olan sera gazı konsantrasyonlarının değişmesine çok uzun zamanda uyum sağlayabiliyor. Bu da bugün tüm sera gazı emisyonlarının durdurulması halinde bile, etkilerinin yıllar boyu hissedileceği anlamına geliyor. Atmosferik sera gazı artışının sonuçlarını birebir tahmin etmek zor ancak bazı öngörülerde bulunmak mümkün. Örneğin dünya genel olarak daha sıcak bir yer haline gelecek, ama bölgesel farklılıklar gözlemleyebiliriz. Sel ve sıcak hava dalgaları gibi iklim değişikliğiyle bağlantılı aşırı hava olaylarının insanları ve diğer türleri çok daha fazla etkilemesi bekleniyor. Daha sıcak koşullar muhtemelen daha fazla buharlaşmaya ve yağışa yol açacak. Bazı bölgeler daha yoğun yağış alırken bazıları da kuraklık yaşayacak. Daha güçlü bir sera etkisi okyanusları ısıtacak ve kara buzullarının erimesiyle deniz seviyesi yükselecek, mercan resifleri artan sıcaklıklardan olumsuz etkilenecek. Bazı ekinler ve diğer bitkiler, atmosferik karbondioksitin artmasına daha kuvvetli bir şekilde büyüyebilme ve suyu daha verimli kullanma şeklinde olumlu tepki verebilecek. Aynı zamanda, daha yüksek sıcaklıklar ve değişen iklimler, ürünlerin en iyi şekilde büyüdüğü alanları değiştirecek ve doğal bitki topluluklarının oluşumunu etkileyecek. Yaygın su sıkıntısı yaşama ihtimali oluşacak, kıtlık ve bitkisel hastalıklar artacak. Ekosistemler, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan dörtte bir bitki ve hayvanla birlikte, kökten değişecek.

Bugün, sera gazı emisyonlarını azaltmak için yaptığımızdan daha fazlasını yapmazsak, IPCC, 2100 yılında sıcaklık ortalamalarının bugün olduğundan yaklaşık beş derece daha yüksek olacağını tahmin ediyor. En önemlisi, küresel sıcaklıklardaki değişimler dünyanın farklı bölgelerini farklı şekillerde etkileyecek. Bazı çalışmalara göre, dünya nüfusunun %40’ından fazlası iklime karşı yüksek derecede savunmasız. Halihazırda yoksulluk sınırının altında yaşayanlar, çok genç ve çok yaşlılar, etnik azınlıklar ve yerli halklar iklim etkilerinden orantısız şekilde etkilenen nüfuslardır. Ve çoğu durumda, soruna en az katkıda bulunanlar da onlar. Bu nedenle iklim değişikliği son derece adaletsizdir. Afrika, Güney Asya ve Orta ve Güney Amerika dahil olmak üzere hassas bölgelerde 2010 ve 2020 yılları arasında, sel, kuraklık ve fırtınalardan dünyanın diğer bölgelerine göre 15 kat daha fazla insan öldü. Afrika, Orta ve Güney Amerika’da sel ve kuraklığa bağlı gıda güvensizliği ve yetersiz beslenme arttı. Önümüzdeki yıllarda, dünyanın en hızlı nüfus artışına sahne olan Afrika’da, giderek artan kuraklık ve kıtlık yüzünden insanlar kitleler halinde göç edecek; Kuzey Avrupa eskiye nazaran daha ılık kışlar geçirecek ve daha fazla yağmura ve daha güçlü fırtınalara maruz kalacak. IPCC, iklim değişikliğine karşı savunmasızlığın, örneğin yoksulluk ve şiddetli çatışmalardan etkilenenler gibi aşırı değişime karşı daha az dirençli olan yerlerde ve popülasyonlarda daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor. İklim değişikliğinin doğrudan çatışmaya neden olduğuna dair şimdiye kadar çok az kanıt olsa da, sosyal, ekonomik ve çevresel sorunları şiddetlendirerek riskini artırabilir.

Türkiye, diğer tüm ülkeler gibi, iklim değişikliğinin acı gerçeğiyle karşı karşıya. Geçen yıl, kayıtlara geçen en sıcak yazlardan birini yaşandı. Ülkenin güneybatısında, şiddetli sıcak dalgaları, yaz aylarında normalden beş kat daha fazla araziyi etkileyen yaygın orman yangınlarına yol açtı. Bazı bölgelerde aşırı kuraklık nedeniyle kıtlık yaşanırken, bazı bölgelerde de ağır sel ve çok sayıda can kaybı yaşandı.

IPCC, 2021 raporunda, Türkiye’nin üç hızlanan eğilim yaşayacağı sonucuna vardı: yükselen sıcaklıklar, artan kuraklık riski ve yükselen deniz seviyeleri. Bu nedenle, ülkenin yıl boyunca daha sık ve daha şiddetli hava koşulları yaşaması beklenmektedir. Ayrıca, IPCC projeksiyonları, 2050 yılına kadar sıcaklıkların Türkiye’nin doğu ve orta kesimlerinde 2,5°C, kıyılarda ise 1,5°C artacağı tahmin ediliyor. Yaz aylarında uzun süre 40°C’yi aşan sıcaklıklar bekleniyor. Özetlemek gerekirse, yakın gelecekte yağışlarda düşüş, beklenmeyen hava olaylarında artış, sıcak hava dalgaları, düzenli sulama gerektiren tarım ürünlerinde verim kaybı, turizm gelirlerinde düşüş, biyoçeşitlilik kaybı, orman yangınlarında artış ve yağışlardaki düşüşe bağlı olarak sulak alanlar, yeraltı suları ve su depolama alanlarında kayıplar öngörülmekte. Türkiye’nin 2050 yılına gelindiğinde su sıkıntısı çeken bir ülke durumuna geleceği, bu nedenle göç ve kayıpların yaşanacağı belirtiliyor.

Bu etkiler, dünyanın yükselen nüfusu ve diğer kirlilik biçimleriyle birleştirildiğinde tablo daha da vahim bir hale geliyor. Ekstrem iklim olaylarının hangi tarihte gerçekleşeceğini kestirmek zor olsa da küresel iklimi etkileme gücüne sahip olduğumuzun farkında olmamız, 2050 yılında iklimlerimizin neye benzeyeceğini hayal etmeye çalışırken büyük önem taşıyor. Öngörülen en kötü senaryodan kaçınmak için hala kısa bir zaman penceremiz var.

Gelecekte nasıl iklim ve çevre koşulları altında yaşayacağımızı büyük ölçüde şu anda verdiğimiz kararlar belirliyor. Ülke liderleri 2015 yılında imzaladıkları Paris İklim Anlaşması ile, yıllık ortalama küresel hava sıcaklığını Sanayi Devrimi’nin başlangıcına kıyasla 1,5 °C’den fazla yükseltmeyecek seviyede sınırlandırmak noktasında anlaştılar. Sıcaklıklardaki artışın 1,5°C ‘nin altında tutulması durumunda öngörülen kayıpların azaltılacağına dair umut var. Paris Anlaşması, Aralık 2015’te imzalanmış, ancak 4 Kasım 2016 itibarıyla yürürlüğe girmişti. Anlaşmanın 197 imzacısı bulunmasına rağmen, onaylayan 191 ülke bulunuyordu. Türkiye’nin de Kasım 2021’de anlaşmayı onaylamasıyla bu sayı 192’ye çıktı. Ancak anlaşmayı imzalayan tüm ülkeler tarafından ilan edilen gönüllü emisyon azaltma hedefleri karşılansa bile, insan kaynaklı küresel ısınmanın yaklaşık 3°C seviyesinde olacağı tahmin ediliyor.

Bu durumda öngörülen iklim olaylarına karşı uyum sağlamak daha da büyük önem teşkil ediyor. Küresel iklim politikaları 1990’ların sonuna kadar daha çok azaltım çalışmalarına öncelik veriyordu.

Ancak uyum ve azaltım çalışmaları eş zamanlı olarak yürütülmeli, çünkü özünde uyum, iklim değişikliğinin mevcut ve gelecekteki etkilerine uyum sağlama süreci olarak tanımlanabilir. Buna karşılık, azaltım, sera gazlarının atmosfere salınmasını önleyerek veya azaltarak iklim değişikliğinin etkilerini daha az şiddetli hale getirmek anlamına gelir. Uyum stratejilerine verilen önem her sene artmakta ancak uyum planları iklim afetlerine, ekosisteme ve sektöre bağlı olduğu için planlama ve uygulama aşamalarında farklı zorluklarla karşılaşılmakta.

Ayrıca bazı uyum stratejilerinin “uyumsuzluk”a yol açabileceği de unutulmamalıdır. Örneğin, tarlaları yeraltı suyuyla sulamak kuraklıktan o an için kurtulma sağlayabilir – ancak kuraklık daha sık veya uzun sürerse, su tablası nihayetinde ortadan kalkabilir. Benzer şekilde, deniz duvarları kısa vadede kıyı bölgelerini koruyabilir, ancak bunların inşası, kıyıların korunmasına katkıda bulunan mercan resifleri gibi kıyı ekosistemlerini yok edebilir. Bu noktada uyum stratejilerinden elde edilecek kazanç doğru belirlenmelidir. Uyum stratejileri, azaltım stratejilerinin etkin uygulanması için zaman kazandırabilir – başka bir deyişle, iklim değişikliğini ortadan kaldırmak ya da en azından yavaşlatmak için yeterli adımları atmadan iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamaya çalışmak kaynaklarımızı verimsiz kullanmak demektir.

Türkiye 2012 yılında İklim Değişikliği Eylem Planı (2011-2023) ile uluslararası taahhütlere, standartlara ve önlemlere bağlılığını vurgulamış ve özellikle iklim değişikliği ile mücadele ve enerji verimliliğinin iyileştirilmesi alanlarında uluslararası aktörlerle işbirliğinin artırılmasını ve daha genel olarak uluslararası faaliyetlerde aktif bir rol oynamasını öngörmüştür. Ayrıca Türkiye, kirlilik kontrolü, atık yönetimi ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi alanlarda iddialı hedefler belirlemiştir. Ancak, uygulamada eksiklikler gözlenmektedir.

Avrupa Komisyonu’na (2018) göre, Türkiye’nin çevre ve iklim değişikliği ile ilgili olarak bir dereceye kadar hazırlığı vardır. Bununla birlikte, özellikle atık yönetimi ve endüstriyel kirlilikle ilgili olarak, uygulama zayıf kalmaktadır. Kısa vadede Türkiye, su, atık yönetimi ve endüstriyel kirlilikle ilgili AB direktiflerine uyumunu tamamlamalı ve Çevresel Etki Değerlendirme Direktifi’nin doğru bir şekilde uygulanmasını sağlamalıdır. Ayrıca, Türkiye’nin iklim değişikliğine ilişkin müktesebata uyumunu tamamlaması gerekmektedir. Ancak, Türkiye’nin enerji üretimi için kömürü kullanmaya devam etmesi ve ekonomik durumunu riske atmamak için gelişmekte olan ülkeler arasında yer almaya devam etme arzusu, hükümet taahhütlerini baltalamakta ve ülkenin çevre politikası çabalarını etkisiz ve sürdürülemez hale getirmektedir.

Bütün bunlarla beraber iklim değişikliği ile ilgili olumlu değişimler de gözlenmiyor değil. Enerji üretimi, sera gazı emisyonlarının başlıca kaynağı ve küresel enerji talebindeki büyüme hem endüstride hem de evsel kullanımdaki enerji verimliliğinin iyileşmesi ve enerji yoğunluğunun düşmesi ile yavaşlama eğilimi gösteriyor.

Bununla beraber yenilenebilir enerji kaynaklarının fosil yakıtlara oranla kullanımı gittikçe hızlanan bir artış gösteriyor. Bunun da arkasında büyük ölçüde yenilenebilir enerji kaynaklarının maliyetlerindeki iyileşmeler olduğu ortada.

Bu durum, iklim değişikliği konusunda bize bir umut ışığı veriyor. Bunlara benzer gelişmeleri diğer alanlarda sağlayabilmemiz durumunda iklim ve çevre açısından sahip olacağımız geleceği daha olumlu bir biçimde şekillendirebiliriz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: