Daron Acemoğlu: “Türkiye’nin demokrasiyi ve sağlıklı bir ekonomiyi aynı anda kurması lazım.”

DARON ACEMOĞLU

(Grafik 1) Sizlerle birlikte bu konferansa katılabildiğim için çok mutluyum. Sağlıklı bir Türkiye ekonomisi kurmak konusunda konuşmak istiyorum. Türkiye’nin büyüme dinamikleri az çok biliniyor. Türkiye 1980’lerin sonunda ve 1990’larda potansiyelinin çok altında büyüdükten sonra 2001- 2006 yılları arasında gayrisafi millî hasıla (GSMH) büyüme oranını yüzde 6’lara kadar çıkarttı ama ondan sonra daha istikrarsız ve orta oranlı bir büyüme görüyoruz. Potansiyelinin altında. Ama büyüme oranlarından daha da önemlisi büyümenin kalitesi. 

(Grafik 2) Büyüme kalitesinin birçok yönü var ama ana problem Türkiye’de verimlilik. Büyümenin verimliliği artırmaması. Buna birçok değişik açıdan bakmak mümkün ama ekonomistlerin en çok kullandığı kavramlardan bir tanesi ‘toplam faktör verimliliği’ ve ‘toplam faktör verimliliğinin büyümesi.’ 

Bu, büyümenin ne kadarının yeni teknolojilerden, kaynakların doğru dağılmasından, yeteneklerin, üretkenliğin artmasından geldiğini gösteriyor. Toplam faktör büyümesini ne kadar arttırırsanız ekonominin potansiyelini de o kadar arttırmış oluyorsunuz.

İlk figür size Türkiye’nin büyümesinin nereden geldiğini gösteriyor. İş gücünün büyümesinden mi sermayenin ya da fiziksel kapitalin büyümesinden mi yoksa toplam faktör verimliliğinden mi? Burada mavi ile gördüğünüz şey toplam faktör verimliliğinin büyümesi ama daha basiti değişik dönemlerde ortalamasını gösteriyor. Sarı ile gördüğünüz çizgi 1990’larda toplam faktör verimliliğinde sıfır büyüme olduğunu gösteriyor. Yani üretkenlikte ve verimlilikte hiçbir gelişme yok, zaten bu problemin büyük bir parçası. 2001-2006 yılları arasında değişik bir tablo çıkıyor karşımıza. Enflasyon kontrol altına   alındığı zaman, mali politikalar doğru bir çerçeveye doğru adım attıkları zaman, yolsuzluğa karşı ufak birkaç adım atıldığı zaman ve başka reformlarla beraber Türkiye ekonomisinin potansiyeli artıyor ve büyüme daha kaliteli bir hale geliyor. Yüzde beş oranında ortalama toplam faktör verimliliği büyümesi var. Bu, Türkiye ekonomisinin aslında ne kadar önünün açık olduğunun bir göstergesi. Ama ne yazık ki 2006’dan sonra yolsuzluk artıyor, reformlar tam tersine gidince bir görüyoruz ki ortalama yüzde sıfır hatta negatif. Yani, Türkiye’de verimlilik artışı yok.

(Grafik 3) Toplam faktör verimliliği biraz soyut bir kavram. Daha somut olarak bakmak mümkün, örneğin; Türkiye ne ihraç ediyor diye bakabiliriz. Örneğin, 1990’ların ortasında Türkiye ne ihraç ediyor diye baktığımızda bunun çoğu tarımsal ürünler ve düşük kaliteli ürünler. Örneğin, tekstil. Ama burada bir iyileşme görüyoruz. 1990’lardan 2006 senesine kadar. Orta kaliteli, orta teknolojisi olan ürünlerin payı gayet hızlı bir şekilde artıyor.    Örneğin, beyaz eşyalar. En yüksek teknolojilerde o kadar büyük bir ilerleme yok ama yine de ihracatın teknoloji katkısı giderek artıyor. Ama ne yazık ki 2006-2007 senesinden sonra burada bir durgunluk var. Daha sonra hiçbir ilerleme yok. Türkiye yine düşük kaliteli büyümeye geri dönüyor. Eğer bunu daha da açık görmek istiyorsanız başka orta gelirli ülkelerle kıyaslayabiliriz. (Grafik 4) Burada birkaç tane kıyaslama gösteriyorum ama Avrupa ya da Güney Kore’yi koymadım buraya. Çünkü onlar Türkiye’den o kadar ileride ki aynı figüre sığmıyorlar. Ama Malezya, Meksika, Çin gibi ülkeler Türkiye’den çok daha ilerdeler. Daha fazla teknoloji içeren ürün ihraç ediyorlar ve giderek artıyor. Türkiye’de bir durgunluk var.

(Grafik 5) Bu, düşük kaliteli verimsiz büyümenin en önemli unsurlardan bir tanesi de Türkiye’nin kaynaklarını doğru kullanmaması. Bu kaynakların içindeki en önemlilerinden bir tanesi insan kaynakları. Eğitim düzeyi ve eğitim kalitesi çok kötü durumda. 

Buna da birkaç açıdan bakabiliriz. Örneğin, Türkiye’den gelen öğrencilerin uluslararası sınavlarda aldığı notlar çok düşük ya da Türkiye’deki öğrencilerin üniversiteye gitme ya da liseden mezun olma oranları Avrupa’ya hatta Güney Amerika’ya oranla çok düşük. 

Burada örneğin “Türk gençlerinin ne kadarı lise mezunu değil?” önemli bir soru. Avrupa ülkeleri bizden çok daha az lise mezunu olmayan gence sahip. Aynı şey Güney Amerika için de geçerli. Türkiye’de lise mezunu olmayan gençler oranı çok yüksek. 

Teknolojiye yatırım yapmamak, verimsiz büyüme, insan kaynaklarını doğru kullanmama bunun net bir sonucu var. 

Düşük verimli istihdam, düşük ücret düzeyi, yoksulluk. Ve eğer bu yoksulluk problemini çözmek istiyorsak verimliliği artırmamız lazım ama aslında Türkiye’deki problem bundan da daha derin. Çünkü olağan gelir de çok eşitsiz bir şekilde dağılıyor. 

(Grafik 6) Türkiye’deki eşitsizlik problemine de çok açıdan bakmak mümkün. Burada size ekonomistlerin çok kullandığı ‘GİNİ Katsayısı’ verisini gösteriyorum. 2000’lerin başında Türkiye’nin GİNİ katsayısı yüzde 42. Bu da Türkiye’yi Avrupa’dan çok çok daha eşitsiz bir duruma getiriyor. Güney Amerika’nın en eşitsiz ülkeleriyle Brezilya ile aynı düzeye koyuyor. Yüksek kaliteli büyüme aynı zamanda istihdamı, ücretleri artıran bir büyüme. 

(Grafik 6) Türkiye’deki eşitsizlik problemine de çok açıdan bakmak mümkün. Burada size ekonomistlerin çok kullandığı ‘GİNİ Katsayısı’ verisini gösteriyorum. 2000’lerin başında Türkiye’nin GİNİ katsayısı yüzde 42. Bu da Türkiye’yi Avrupa’dan çok çok daha eşitsiz bir duruma getiriyor. Güney Amerika’nın en eşitsiz ülkeleriyle Brezilya ile aynı düzeye koyuyor. Yüksek kaliteli büyüme aynı zamanda istihdamı, ücretleri artıran bir büyüme. 

(Grafik 7) Bu olduğu zaman GİNİ katsayısında bir azalma görüyoruz ama ne yazık ki 2006-2007 senesinden sonra eşitsizlik yine artmaya başlıyor ve eski Güney Amerika düzeylerine geliyor. Ya da örneğin milli gelir kime gidiyor diye bakabilirsiniz. Burada, yeşil ile gördüğünüz milli gelirin en zengin yüzde 1’e giden payı çok yüksek artmaya devam ediyor. Onun yanında en     aşağıdaki yüzde 50’ye giden paya bakarsanız yüzde 15’in altında ve düşmeye devam ediyor son 10 sene içinde. Gelir dağılımı gerçekten çok hüzün verici. Peki, bu kadar problemin içinde Türkiye nasıl büyüdü? Bunun da birçok nedeni var ama bu nedenlerin içinde en önemli unsurlardan bir tanesi kredi.

(Grafik 8) Türkiye çok büyük bir kredi patlamasından geçti. 2000’lerin başında Türkiye’de kredi toplam kredi, gayrisafi millî hasılaya (GSMH) oranla yüzde 10 gibiydi. Çok hızlı bir büyüme ile bu yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Bu kredi patlaması büyümenin en büyük motoru oldu Türkiye’de. Bir tek iç borçlanma değil, Türkiye aynı zamanda yurt dışından da çok kaynak aldı. Dış borçlanma çok arttı son 20 yıl içinde. Dışarıdan kaynak almakta bir problem yok. Eğer bu kaynaklar; yatırıma, AR-GE’ye, teknolojiye, insani kaynaklara, eğitime, bilime gidiyorlarsa bu ülkenin gelecek potansiyelini artırır. Ama Türkiye’de ne yazık ki olan bu değildi.

(Grafik 9) Türkiye’de büyüme nasıl geldi diye bakarsanız, örneğin sermaye nereye gidiyor, nerede kapital var, nerede yatırım var diye bakarsınız. Buna baktığınız zaman Türkiye’de dünyada çok nadir olarak görülebilecek bir tablo ortaya çıkıyor. İnşaat sektörü sermayeye olan yatırımın yarısı. Makineye, teçhizata, teknolojiye olan yatırım bunun altında ama inşaat ne yazık ki teknolojik bir ilerleme getirmiyor, yolsuzluk getiriyor. Ücretleri arttırmıyor. Tabii bu çarpıtılmış sistemi kurumları düşünmeden anlamak mümkün değil.

(Grafik 10) Türkiye’nin tarihindeki problemler kurumsal problemler. Türkiye birçok kurumsal açıdan örneğin iktisadi kurumlara bakarsanız, yani yatırımcıların baktığı kurumlara bakarsanız, her zaman problemi açık olan bir yer. Yolsuzluğu denetleme sistemine bakabilirsiniz, yargı sistemine bakabilirsiniz, genel denetlemenin kalitesine, hukuk üstünlüğüne bakabilirsiniz. Bunların hepsinde Türkiye’nin durumu uluslararası göreceli olarak iyi değil. 2001’den sonra yüksek kaliteli dediğim büyüme sırasında ufak bir iyileşme oluyor bunlarda. Yolsuzluk daha iyi kontrol altına alınıyor, yargı kurumları biraz daha iyileşiyor, iş piyasasındaki kurumlar biraz daha iyileşiyor. Bu ufacık, ufacık iyileşme ile görüyorsunuz ki verimlilik ne kadar çok artıyor, teknoloji ne kadar çok artıyor. Ne yazık ki 2006-2007’den sonra gri ile görebildiğiniz üzere kurumlarda bir çökme var. Çok daha geri gidiyorlar, yolsuzluk tamamen kontrol dışında, yargı kurumu bağımsızlığını tamamen kaybediyor, denetleme kalmamış durumda.

(Grafik 11) Ama ekonomik kurumları siyasi kurumları düşünmeden anlamamız mümkün değil. Türkiye’nin problemi herkesin takdir ettiği üzere, siyasetle, siyasi politikalarla, siyasi ekonomi ile iç içe. Burada da ne yazık ki ortaya çıkan tablo iç açıcı değil. Türkiye’deki kurumların düzeyi giderek kötüleşiyor ve bunu birçok endeks ile ya da veri ile görmemiz mümkün. Burada Freedom House diye uluslararası bir örgütün verdiği endeksi kullanıyorum. Türkiye’deki siyasi haklar şu anda 1980’in başına gelmiş durumda. Sağda ise hangi ülkelerde demokrasi en geriye gitti sorusuna yanıt veren veriler var. Çok büyük bir iç savaş geçiren Mali en yukarıda. Türkiye ikinci. En büyük demokrasi çöküşü Türkiye’de oldu diyor bu kurumlar.

(Grafik 12) İfade özgürlüğüne bakarsanız daha kötü. 2006-2007’den sonra korkunç bir çöküş var ifade özgürlüğünde. Özgür medya, özgür sivil toplum artık çok zor. Burada karşımıza çıkan tablo çok negatif. Ama aslında daha da negatif yönü var, çünkü düşük kaliteli büyüme bir tek eşitsizlik, ücret düşüklüğü, verimsizlik getirmiyor. Aynı zamanda sürdürülebilir bir büyüme değil.

(Grafik 13) Ve sürdürülebilir olmayan büyüme birçok negatif sonuca sebep oluyor. Türkiye de bunların en açık göstergesi cari açık ve enflasyon. Özellikle enflasyon. Türkiye’nin düşük kaliteli ve potansiyelinin altındaki büyüme nedenlerinden bir tanesi 1970 ile 1990’ların sonu arasındaki çok yüksek enflasyon. Biraz önce de vurguladığım üzere bu enflasyonun kontrol altına alınması daha yüksek kaliteli bir büyümeye çok büyük bir katkıda bulundu. Ama şu anda enflasyon, tüketici enflasyonu yüzde 80. Üretici enflasyonu neredeyse bunun iki katına gelmiş durumda. Yani enflasyon tamamen kontrol dışında. Bu düşük kaliteli, yanlış politikalarla büyümüş bir ekonominin, çarpıtılmış bir sistemin sonucu.

Enflasyon yüksek olunca bunun başka birçok etkisi de oluyor. Gelir dağılımını çok daha kötüleştiriyor, yoksulluğu derinleştiriyor. Aynı zamanda yatırım sistemini daha da çok çarpıtıyor. 

(Grafik 14) Bunu görmenin bir yolu iş adamlarının yatırım yaparken baktıkları temel verilerden olan reel faizlerin nasıl geliştiğine bakmak. Reel faizler, beklenen enflasyona göre, nominal faizlerin nasıl geliştiğini gösteriyor. Türkiye’de uluslararası planda görmediğimiz bir tablo ortaya çıkıyor. Eksi yüzde 40, eksi yüzde 50 düzeyinde beklenen bir reel faiz. Bu tabii ki şu demek. Eğer kaynak alıp da yatırım yapmak yerine direkt reel varlıklar tutabilirseniz çok büyük kar edeceksiniz. Bu durumda bankalar kredi vermek istemez. Bu kaynaklara ulaşabilen şirketler de çok büyük rant elde edebilirler. Şu anda görüyoruz ki bu eksi reel faizlerle, devlet bankalarının verdiği krediler ile gelir dağılımı daha da çok kötüleşiyor. Çünkü bu kaynaklar yandaş şirketlere, yandaş holdinglere gidiyor. Yeni yatırıma, yeni enerjiye sahip yeni teknoloji getirecek şirketlere gitmiyor.

(Grafik 15) Aynı zamanda meslektaşlarımın da vurguladığı üzere net rezervler korkunç bir şekilde negatif hale gelmiş durumda. Önümüzdeki zorluklar için gelecek zamanlarda kullanacağımız rezerv kalmadı. Karşımıza çıkan tablo çok negatif ama ben Türkiye’nin geleceğini karamsar olarak görmüyorum. Gene de meslektaşlarımın aynı şekilde vurguladığı üzere burada iyimser olacak şeyler de var. Bunların içinde en önemlisi Türkiye’nin potansiyelinin çok yüksek olması. Diğer pozitif şey ise çözümlerin aslında çok açık olması. Ekonomi konusunda bilgisi olan, bilimsel araştırma yapan insanlara sorarsanız hemen hemen herkesin Türkiye’nin ne yapması konusunda benzer fikirlere sahip olduğunu göreceksiniz. Bunlar nelerdir; kısa dönemde ekonominin makroekonomik olarak normalleşmesi, orta dönemde teknolojiye, bilime, eğitime yatırım yapıp bir teknoloji stratejisi ile üretkenliği, verimliliği artırmak ve bunları doğru bir kamusal ağa, kurumsal yapıya oturtmak.

Normalleşmede burada bahsetmek istediğim ilk önemli şey; para politikaları yani faiz politikalarını düzelterek enflasyonu düşürmek. Enflasyonun bu düzeyde olduğu bir ekonomide başka kaynakların doğru olarak dağılması mümkün değil. Ama enflasyonu düşürmek kolay değil ve bu süreç içinde mali politikaları doğru kullanıp yoksulluğu, tüketiciye olan baskıları azaltmak lazım. Türkiye’de zaten işsizlik çok büyük bir problem. Bunun çok daha büyük bir problem haline gelmesine izin vermemek lazım. Aynı zamanda Türkiye’nin şirket ve banka bilançolarını düzeltmesi lazım. Niye? Çünkü eğer şirketler eksi durumdaysalar bilançolarında, bankalar eksi durumdaysalar bilançolarında yeni yatırım yapamıyorlar. Türkiye’nin yeni yatırıma ihtiyacı var. Peki bilançolar nasıl düzelir? Doğru para politikaları, doğru mali politikalar ve kaynak gerekir. Kaynak yurtdışından da yurtiçinden de gelebilir. Bu kaynaklarla daha sağlıklı bir banka ve şirket sistemi yaratılabilir. Bunların hepsi yolsuzluğu ve işsizliği azaltacak bir çerçeveye oturtulmalı. 

Orta dönem belki daha da önemli. Çünkü orta dönemde Türkiye’nin bir teknolojik atılım yapması lazım. Bunun için meslektaşlarımın da vurguladığı üzere AR-GE’ye daha fazla yatırım gerekiyor, bilime daha fazla yatırım gerekiyor. Ve bilimin daha iyi kullanılması gerekiyor.  Eğitimin çok daha iyileştirilmesi gerekiyor. Bu tamamen bir teknoloji stratejisi gerektiriyor. Bunların hiçbiri doğru kurumsal yapılar olmadan ve demokrasi olmadan olmaz. 

(Grafik 16) Bu konuda son bir grafik ile konuşmama son vereceğim. Bu da benim James Robinson ile yazdığım Dar Koridor adlı kitaptaki teorik çerçeve. Dünyanın her yerinde güçlü bir demokrasi kurmak için ve güçlü, adil bir ekonomi kurmak için devlet ve toplumun beraber çalışması gerekiyor. Bunun içinde devletin ve toplumun bir denge içerisinde olması gerekiyor. Bu denge olmadığı zaman demokrasi, özgürlük ve yüksek kaliteli büyüme mümkün değil. Bu da bizim dar koridorumuz. Devletin ve toplumun gücünün dengeli olduğu ve beraber büyüdüğü bir koridor. Türkiye’nin problemi tarihi boyunca şu ki, devlet güçlü olsa bile toplum güçsüz kalıyor ve toplum güçsüz  olduğu için devletin kurumları daha iyileşmiyorlar. Bu nedenle demokrasi Türkiye için çok önemli. Bunun nedenle ifade özgürlüğü, sivil toplum Türkiye için çok önemli. Türkiye’nin demokrasiyi ve sağlıklı bir ekonomiyi aynı anda kurması lazım. Buradaki iyi haber şu ki bunu başarmak mümkün ve ne yapmamız gerektiği çok açık olarak görülüyor, bilimsel olarak da çok açık olarak görülüyor. Bu yüzden Türkiye’nin geleceği için, potansiyeli için iyimser olmak da çok mümkün.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: