Jeremy Rifkin: “Türkiye Akdeniz Havzasındaki Diğer Ülkeleri Harekete Geçirebilir”

JEREMY RİFKİN

Türkiye’deki değerli dostlarım merhaba.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibiyle çalışıyor olmak benim için çok heyecan verici olacak. Heyecanla bekliyorum. Bu çalışmalara bilimsel, teknik ve ekonomik girdi sağlayacağım. Türkiye’nin kapsamlı bir yol haritası oluşturmasına yardımcı olacağım. Bu şekilde Sayın Kılıçdaroğlu ülkesini bir dönüşümden geçirecek. Bu, bir sanayi dönüşümü ve sıfır karbon emisyonu içeriyor. Öyle ki benim ekibim AB’de temel mimari görevlerde yol aldı, aynı şekilde Çin’de iklim değişikliği gibi konularda da görev aldık ve Birleşik Devletler’de de benzer roller üstlendik. Size katılmak çok güzel. Chicago Üniversitesi’nden ve MIT’den değerli ekonomist Sayın Acemoğlu ile birlikte çalışıyor olmak da mutluluk verecek bana. 

Şimdi ciddi bir sorunumuz var. Son dönemdeki iklim çalışmaları bize şunu gösteriyor Akdeniz’in 22 ülkesi, yani 480 milyon kişi dünyanın geri kalanından yüzde 20 daha hızla ısınıyor. İklim değişikliği bu bölge için bu anlama geliyor. 

Bütün dünya genelinde en hızlı yağmur azalımı da bu bölgede görülüyor. Türkiye de bu bölgenin bir üyesi. Epeyce önemli bir kısmı yerleşilemez hale gelecek bu şekilde devam ederse. Burada dramatik bir değişimle karşı karşıyayız. Her Akdeniz ülkesi ve bu ülkeyi yönetenlerin bu konuyu ele almaları gerekiyor. Evet, şimdi birlikte çalışırsak daha geniş bir ölçekte çalışırsak ancak başarılı olabiliriz. 

Bu dayanıklılık çağı diyebileceğim bir çağ ve bütün Türk halkının dayanışma içerisinde olması gerekiyor bu yolculukta. Bu çevre ile alakalı bir şey. Ama sadece bununla alakalı değil. Bunu akılda tutarak bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Evet iklim değişiyor. Böyle bir dönemde yaşıyoruz artık, bu bir teori değil bilimsel bir gerçek. Türkiye gibi Akdeniz havzasında yaşayan insanlara olan biteni anlatmak zorunda bile değiliz artık. Çünkü herkes bunun farkında. Dolayısıyla çok ciddi soğuk karlar alıyoruz gezegenimizin birçok yerinde. Aynı zamanda çok ciddi seller de yaşanıyor. Yaz aylarına geldiğimizde ise susuzluk, sıcaklık, ısı dalgaları ve kıtlıklar yaşanıyor. Sonbaharda ise fırtınalar ve tayfunlar bizi vuruyor. Evet bunların hepsi bir araya gelerek ekosistemimizi alt üst ediyor. Ve ciddi bir sorun bizim için. Bu yalnızca insan hayatını değil, gezegendeki diğer hayatları da tehdit eden bir gerçek.

Ben burada özellikle Z kuşağı olmak üzere başta şunu söylemek istiyorum. Biz Altıncı Dönemin başındayız aslında ve insanlık için çok önemli bir zaman diliminden geçiyoruz. Daha evvel beş defa benzer yok oluşlar yaşadık aslında. Şimdi altıncısının başındayız. Bilim insanları bunu bu şekilde söylüyor. Evet bu bugünün bebeklerini de ilgilendiren bir sorun. 

Şimdi karşımızdaki gerçeği olduğu gibi görmemiz ve bir anlamda uyanmamız gerekiyor. Bu neden oluyor? Aslında çok basit. İklim değişiyor. Çünkü küresel ısınmaya yol açan gazlar salınıyor ve bu gazlar güneşten gelen ışığın dünyadan yansımasını engelliyor. Her 1 derecelik artış için atmosfer yüzde 7 daha fazla ısı emiyor. Dolayısıyla daha konsantre bir yağıştan bahsediyoruz. 

Ekosistemimiz aslında gerçek zamanlı olarak çöküyor. Peki, buradan nereye gideceğiz? Sizinle bir hikâye paylayaşım müsadenizle. AB Liderliği ile yeniden çalışmaya başladığımda şöyle geri yaslandık ve şu soruyu sorduk. Tarihteki büyük ekonomik değişiklikler nasıl gerçekleşti? Bunu baz alarak iklim değişikliğine yanıtlar verebilecektik. Çünkü tarihte geriye gittiğimizde 7-8 majör paradigma değişimi yaşanmış ekonomi tarihinde. Ve hepsinin ortak bir paydası var. Her birinde önündeki süreci yeniden tanımlayan teknolojiler ortaya çıkmış. Ve toplumun iletişim tarzını, güç ilişkilerini yeniden tanımlamış. Ekonomik hayatı, sosyal hayatı ve hükümet ilişkilerini değiştirmiş. 

Bunlar hangi teknolojiler? Birincisi iletişim devrimi. İkincisi yeni enerji rejimleri. Üçüncüsü yeni mobilite ve lojistik. Bu 3’ü yan yana geldiğinde çok sayıda insanın bir araya gelmesine, iletişim sağlamasına ve güç birliği yapmasına olanak sağlıyor ekonomide, toplumda ve devlet yaşamında. Bu devrimler bizim yaşam tarzımızı değiştiriyor. 

Çevreye uyum sağlayışımızı değiştiriyor. Hükümetlerimizi değiştiriyor. Ekonomimizi nasıl organize ettiğimizi değiştiriyor. Doğayla ilişkilerimizi değiştiriyor. 

Şimdi iki küçük örnek vereyim. 19. yüzyılda ilk sanayi devrimi sonrasında biliyorsunuz buhar motoru geldi. Sonra iletişim devrimi geldi. Yeni enerji rejimi ortaya çıktı. Kömür yeni bir enerji kaynağı olarak karşımıza çıktı. Kömürle birlikte buhar motorlarını görmeye başladık. İkinci sanayi devrimi Birleşik Devletlerde ortaya çıktı. 20. yüzyılın başlarındaysa iletişim devrimi aslında ortaya çıktı. Telefonu gördük. Enerji devrimi ise ulaşım devrimi tarafından takip edildi. Burada içten yanmalı motorlar karşımıza çıktı. Evet yeni fosil yakıtlı motorlardan bahsediyorum. Bu küreselleşme tarafından takip edildi. Ve Dünya Bankası, IMF ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası yönetişim kurumları karşımıza çıktı. Burada Brent petrolün 147 dolar olduğu dönemleri de gördük ama bu da bize fosil yakıtlar tarafından sürdürülen devrimin sona erdiğini aslında gösteriyor. Her şey aslında fosil yakıtlara bağlı. Kozmetikten gıdaya, modadan inşaat malzemelerine, ordan ısınma ve aydınlanmaya kadar her şey fosil yakıtlarla sağlanıyor. 

Tam da böyle bir durumda Rusya Ukrayna’yı işgal etti biliyorsunuz. Bu aslında enflasyonu da yükseltti. Ve aynı şekilde fosil yakıtlarla ilgili sorun yaşamaya başladık. Peki buradan nereye gideceğiz? Şimdi bir hikaye paylaşayım sizinle müsaadenizle. Angela Merkel Şansölye olduğunda ilk birkaç hafta zarfında Alman ekonomisini nasıl büyütürüz bağlamında benden yardım istedi. Ben Berlin’e gittiğimde Şansölyeye şunu sordum: “işletmeleriniz ikinci sanayi devrimine bağımlı yaşarken nasıl yapacaksınız?” Birkaç on yıl öncesinden bahsediyorum aslında. Burada işgücü devrimi, finans devrimi, piyasa devrimi gibi şeyler karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar olurken Almanya’nın sahip olduğu alt yapı eski bir alt yapıydı. 

Daha sonra Şansölye ile yaptığımız konuşmalarda AB ve Çin’de yükselen yeni bir sanayi devriminden bahsettik. Çin devrimi internetle karşımıza çıktı biliyorsunuz. 4,5 milyar insan ceplerindeki akıllı telefonlarla iletişime geçiyorlar ve bu telefonların bilgisayar kapasitesi aya gönderdiğimiz bilgisayardan daha fazla. Burada işletmeler, topluluklar artık kendi kaynaklarını üretiyor. 

Önümüzdeki 20 yılda güneş ve rüzgar enerjisini aynı şekilde okyanusları kullanmaya başlayacağız küresel enerji üretiminde. Dolayısıyla milyonlarca insan kendi enerjisini halihazırda üretiyor. Ve ürettikleri fazlayı da şebekelere satıyorlar. Dünyanın başka bir yerinde geceyken mesela oraya elektrik satıyorlar. Bu da aslında daha demokratik ve duyarlı bir dünyada yaşamak anlamına geliyor. Bu büyük bir adım. İleri yönde olarak. Burada iletişim, internet ve enerji değişimi eş zamanda yaşanıyor. Bunların üzerine mobilite devrimi de yaşanıyor. Burada enerji hücresinden kaynaklanan bir değişim de var. 

Aynı büyük veriyi, analitikleri ve algoritmaları kullanıyoruz. Hem iletişimde, hem enerjide hem de sürücüsüz ulaşımda. Tarihin önemli bir dönemindeyiz. Bu işimizi yapış şeklimiz anlamında bir değişiklik getiriyor. Yani artık farklı bir dünyada yaşıyor olacağız. Şimdi şunu sizinle paylaşmak isterim. Son iki yılda olan bitenler dünyanın her tarafında herkesi korkuttu biliyorsunuz. Ölümden korktuk aslında ama kimse bundan bahsetmiyor. Çünkü şunu görmeye başladık. İklim değişikliği bir gerçek ve eski günlere dönme şansımız yok. Evet, insanlar ne yapacağımız konusunda, bu süreci nasıl yöneteceğimiz konusunda endişelere sahip. Korkuya sahip. 

Bu gezegenin aslında zannettiğimizden çok daha güçlü olduğunu görmeye başladık. Aynı şekilde insan türü olarak çok daha küçüğüz ve çok daha az anlamlıyız. Uzun zamandır doğayı kendimize adapte etmeye çalıştık ve bu bizi aslında yıkıma götürdü. Şimdi, şunu öğrenmenin zamanı: Biz kendi türümüzü     doğaya adapte etmek ve yeni yollar bulmak durumundayız. 

Genç kuşaklar ve Z kuşağı; onlar şimdi okullardan çıkıyorlar, mezun oluyorlar. Barışçıl protestolar gerçekleştiriyorlar. 

Altı – yedi defa Cuma günü okullarından çıkan milyonlarca genç kuşak üyesi protestolarda bulundu. Acil durum döneminden geçiyoruz. Hayatımızı organize etme biçimimizin  değişmesi gerekiyor. Bu protestolar, tarihteki diğer protestolara hiç benzemiyor bu arada. Bunlar farklı. Çünkü ilk defa, bütün bir kuşak sokağa çıkıp protesto ediyor. Kendilerini bir tür olarak, tehdit altında yaşayan bir tür olarak görüyorlar ve protestonun zemininde de bu var. İdeolojik farklılıklarımız, dini farklılıklarımız, ekonomimizi yönetme biçimimiz bu farklılıklar bir kenarda duruyor. Bunlar ortadan kalkmış değil ama bu gençler bunları gözardı ederek bir “tür protestosu” yapıyorlar. Biyolojik bir tür olarak, insan olarak protesto yapıyorlar. 

Son bölümde Türkiye’de ve Akdeniz havzasında yapabileceklerimizle alakalı olumlu şeyler paylaşmak istiyorum. Burada genç kuşaklar, büyümeden çoğalmaya geçiyorlar. Burada, finans kapitalden ekolojik kapitale bir geçişten aslında bahsediyorum. Bir çeşit fotosentez gibi. Birincil üretimden bahsediyorum. Burada gayri safi milli hasıla esenliğe harcanıyor ve artık yaşam kalitesi bir gösterge olarak ele alınıyor. 

Hiper tüketimden çevre dostu bir yaşam kalitesine geçiş söz konusu. Evet dikeyde entegre olmuş bir ekonomiden daha yaygın bir ekonomik organizasyonuna geçişten bahsediyorlar. Yüksek teknoloji içeren KOBİ’ler var artık. Bu KOBİ’ler kullanıcı ağlarını paylaşıyor ve dünyanın her tarafındaki ekonomik sistemleri kendilerine dahil ediyorlar. Bir çeşit “Küyerelleşme” dediğimiz şeyden bahsediyoruz. Sıfır toplamlı oyundan ağ etkisi olan şeyden bahsediyoruz. Yani ağda ne kadar kişi varsa o kadar fayda var demektir değil mi? Ve nihayet fosil yakıtların      jeopolitiğinden biyosfer politikasına bir geçişten bahsediyoruz artık. Burada artık güneş ve rüzgar enerjisinin paylaşımı öne çıkacak. 

Bazı haberler de paylaşmak istiyorum. Ben şu an kendi ofisimde oturuyorum. Şu anda Ulusal Sağlık Kurumu’nun da birkaç dakika uzağındayım. Bu kurum “İnsan Beyni” adında bir proje geliştiriyor. Bu artık insanları bir metafor değil, bir ekosistem olarak gören bir anlayış. Burada şaşılacak bir şey de yok aslında. Çünkü vücudumuz hidrosferden suyu alıyor ve onu başka bir yere aktarıyor. Litosferden elementleri alıyor. Vücudumuza giriyor bu elementler. Daha sonra başka bir yere gidiyor. Atmosferden oksijeni alıyoruz. Oksijen vücudumuza giriyor, daha sonra başka bir yere gidiyor. Dolayısıyla biz aslında bir ekosistemiz ve büyük resmin bir parçasıyız. 

Biz her zaman değişiyoruz. Mesela iskelet ya da insan karaciğeri. Karaciğer her 365 günde bir yenileniyor. Bilim insanlarımız ‘artık, vücudumuzda yalnız değiliz’ gibi şeyler söylüyorlar. Vücudumuzdaki hücrelerin yarısı aslında bize ait değil. Başka şeylere ait. Bakteriler, virüsler, mantarlar ve benzeri şeyler. Vücudumuzda 20 bin gen var. Milyonlarca gen de var başka organizmalara ait olarak. Biz bir ekosistemiz aslında. Bu gezegeni kendi vücudumuzda birleştiriyoruz. 

Bu, genç kuşaklar için son derece rahatlatıcı bir şey. Yalnız olmadıklarını görüyorlar. Doğadan ayrı, ayrılmış bir varlık değiliz ve doğa bizim düşmanımız değil. Biz bu ekosistemin, bu gezegenin bir parçasıyız. Ve gezegeni kendi ihtiyaçlarımıza uydurmaya çalışmak yerine kendi türümüzü gezegene uydurmaya başlamanın zamanı. 

Beni dinleyen birçok kişi “bu söylediklerimi başarabilecek miyiz, sağ kalmamız mümkün mü, yani bir tür olarak sağ kalmayı becerebilecek miyiz?” gibi sorular soruyorlar. Bundan eminim. Birçok kurum var Amerika’da. Onlar da tüm bu binlerce yıllık zaman zarfında “insanlık nasıl hayatta kaldı?” diye soruyorlar. Kürkümüz yok, çok da güçlü değiliz, iki ayaklı canlılarız. 

Okyanusları aşarak nasıl ayakta kaldık? Hikaye şu. Bizim türümüz yaklaşık 800 bin yıl önce ortaya çıktı biliyorsunuz. 250 bin yılı aşan bir gelişme sürecimiz oldu. Afrika’dan geldik, Savana’lardan geçtik. Son buz çağı ortadan kalktı. Hava güzelleşti. Tarım yapmaya başladık. Pastörizasyonu başardık. Hidrolik medeniyetler ortaya çıktı. Sanayi devrimi ve ilerleme çağı ortaya çıktı. Şöyle bir bulgu var: bu 800 bin yıl boyunca aslında iklimde yaşanabilecek en radikal değişiklikleri deneyimledik biz. Bu dönemde gezegen ilginç bir şekilde dönüyordu. Sonra 100 bin yıllık bir buzul çağı yaşandı. Sonra 10 bin yıllık ısınma. Sonra tekrar 100 bin yıllık buz çağı sonra tekrar 10 bin yıllık ısınma dönemi. Bir döngüden bahsediyorum aslında. Uç sıcaklıkların yaşandığı ve 100 binlerce yıl süren bir döngüden bahsediyorum. İşte tüm bunları aşarak nasıl sağ kaldık değil mi? Soru bu. Biz gezegende en kolay adapte olan canlılarız. Bakteriler ve virüsler hariç tutulursa. Bilgi paylaşabiliyoruz. Gelecek kuşaklarla paylaşabiliyoruz. Nöral ağlarla empati yapabiliyoruz ve gezegeni çok daha bilişsel bir şekilde deneyimleyebiliyoruz. En iyi adapte olan tür insanlar.

Türkiye’deki genç dostlarımızın anlaması gereken şu. Tarih boyunca aslında doğru adapte olduk biz diğer tüm türler gibi. Sağ kaldık. Çoğaldık. Son birkaç yüzyıldır ise doğayı kendimize adapte etmeye çalışıyoruz ve gezegene       verdiğimiz zarar ortada. Şimdi eski anlayışa dönme zamanı ama bunu sofistike derinlikli bir şekilde yapmamız gerekiyor. Türkiye’de genç bir kuşak var ve bu büyük dönüşümü 3. Sanayi Devrimi’nin dönüşümünü başlayıp gerçekleştirebilirler. Burada aslında Akdeniz ekosisteminden bahsediyoruz. 

Türkiye, Akdeniz havzasındaki yirmi iki ülkeyle bir araya gelip, ortak bir yönetişim kurmak durumunda. Çünkü burada olan her şey herkesi etkiliyor. Akdeniz’de olan her şey buradaki her toplumu etkiliyor. Bu da Akdeniz havzasında iş birliği yapacak yeni kuşaklar gerektiriyor.

Türkiye biliyorsunuz, Asya ve Avrupa arasında bir köprü. Türkiye, üç kıtanın ortasında bir merkez. Türkiye aslında lider ve harekete geçirici bir ülke. Akdeniz havzasındaki diğer ülkeleri harekete geçirebilir. İklim değişikliğini ele alarak bunu yapabilir. Ancak şu an Türkiye dünyada en çok risk altında olan topraklardan birine sahip. Türkiye bu konuda liderlik edebilir. Türkiye bir G20 ülkesi ve üniversitelerinizde müthiş yetenekler var. İş dünyanız da aynı şekilde. Dolayısıyla, Türkiye’yi örnek hâle getirecek yeteneğe, beceriye sahipsiniz. Bunu yaparken Akdeniz havzasındaki diğer ülkelere de ulaşabilirsiniz.

Bu, şöyle bir mesaj da olacak: Bakın biz hepimiz insanlarız ve Akdeniz havzasında birlikte yaşıyoruz. Eğer, Türkiye bu liderliği yaparsa bir pivot rolü oynayabilir. Hem üçüncü sanayi devrimine geçer hem AB’ye yakınlaşır. Türkiye’yi işte bu pivot, merkez ülke hâline getirmemiz gerekiyor. Avrupa ve Asya’yı birleştiren ve tek kıta hâline getiren bir ülkeden bahsediyoruz. 

Bu yeni çağ için işe başlamanın zamanı. Bunu diğer canlılarla uyum içinde yapacağız ve doğayla olan ilişkimizi takdir ederek, minnettarlık duyarak yapacağız. 

Bu, sadece büyüme değil, esenlik de getirecek bize. Ve bu şekilde yaşam kalitesini arttıracağız. Büyük misyon bu. Bunun için ikinci bir şansımız olmayacak. Bu şimdi yapılmak durumunda. Zamanımız azalıyor ve bu şu anda yapmamız mümkün. 

Türkiye’de birlikte yaşayarak ve sizden öğrenerek bunları başarıyor olacağız. Bunu yaparsak Akdeniz’in geri kalanı için de örnek oluruz. Adapte olacağız. Ve bu yaşam denilen güzel deneyimin bir parçası olduğumuzu göstereceğiz.  

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: