Ufuk Akçiğit: “Bizim ulusal şampiyonlar yaratmamız gerekiyor.”

UFUK AKÇİĞİT

(Grafik 1) Türkiye hem bölgesinde hem de dünyada cereyan eden büyük değişimler ve devrimler sebebiyle hayati bir dönemden geçiyor. İlk grafik; Türkiye’deki milli geliri zaman içerinde gösteriyor. 1960 yılından itibaren tüm OECD ülkeleri, Türkiye de dahil olmak üzere, kişi başı milli geliri çiziyoruz. 1960 senesinde Türkiye’nin milli geliri ABD’nin yaklaşık yüzde 20’si civarındaymış. Zaman içerisinde OECD ülkelerinin çoğu ABD’ye doğru yakınsamış hatta bazıları ABD’yi geçmiş bile. Ne yazık ki Türkiye olarak çok bir aşama kaydedememişiz. Ancak 2008 yılları civarında 1960’lar seviyesine gelmişiz. O kazanımlarımızı da 2013 senesinden itibaren kaybetmişiz. Bugün Türkiye’nin kişi başı milli geliri ABD’nin yüzde 15’i seviyesinde. Bu grafik şu demek; evet Türkiye’de daha fazla cep telefonları, internet, yollar kullanabiliyoruz. Ama bu dünyanın her yerinde olan bir gerçeklik. Bu grafik bize sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerine bu cep telefonlarının, internetin geldiğini gösteriyor. Hatta biz diğer ülkelere göre daha düşük bir performans göstermişiz. Dolayısıyla bizim gerçekten oturup ekonomimizi firmalarımız, girişimcilerimiz ve işgücümüz açısından incelememiz gerekiyor.

(Grafik 2) Türkiye’nin ekonomisinin detaylarına inelim. İlk bakmak istediğim şey firma rekabeti. Neden? Çünkü biz Türkiye’nin uluslararası alanda rekabetçi olmasını istiyorsak en önce Türkiye içerisinde rekabeti sağlamamız gerekiyor. Peki rekabet göstergelerine baktığımız zaman ne gözlemliyoruz? Bu konuda çok detaylı çalışmalar yaptık ve çeşitli göstergeler ortaya çıkardık. Örneğin istihdam yaratımı, yeni firma oluşumu ya da pazar liderlerinin pazar payları, işsizlik oranları vs. Bütün bu grafiklerden çıkan tek bir sonuç var: Türkiye’deki rekabet ortamı 2013’ten sonra bozulmaya başlıyor. Türkiye ekonomisi için ilk odaklanmamız gereken şeylerden bir tanesi bu rekabeti tekrar yerine oturtabilmek. Bu çok kapsamlı bir durum. Vereceğimiz teşvik politikalarına dikkat etmemiz gerekiyor, çok kapsamlı bir yaklaşımda bulunmamız gerekiyor.

(Grafik 3) Peki elektronik ticaret sektöründe durum nasıl? Elektronik ticaret sektöründe durum, hayatımıza daha fazla giriyor ve çok daha hızlı gelişen bir şey. Burada durum biraz daha vahim. Biliyorsunuz pazar payını artırmanın en önemli etkenlerinden bir tanesi pazarlama harcaması. Elektronik ticaret piyasasındaki en büyük 4 firmanın pazarlama payının total pazarlama payı içerisinde 2016’daki oranı yüzde 40’mış. 2020’de bu pazarlama oranı yüzde 75’e çıkmış. Yani dört sene içerisinde en büyük dört firmanın pazarlama payı elektronik ticaret sektöründe iki katına çıkmış. Burada nasıl rekabeti sağlayabilirsiniz? Yeni girecek bir firma nasıl kendini ispatlayacak, nasıl kendini müşterilere tanıtacak? Elektronik ticaret sektörü çok hızlı değişen bir sektör. Bizim acilen bu verilere odaklanarak neyi ifade ettiğini anlamamız gerekiyor. Bu firmalar bu kadar harcama yaparlarken açıklanan kar oranları çoğunlukla sıfır ya da negatif… Yani elektronik ticaret sektöründeki en büyük 4 firmanın kar oranı ortalama olarak negatif olmuş. Çok enteresan bir durum çıkıyor ortaya. Bunun sebebi: Pazarlama harcamaları sadece bugünü değil yarını da etkiliyor. Çünkü bugün kimlerin piyasaya gireceğini etkilemeniz yarın piyasada yalnız kalıp kalmayacağınızı etkileyecek. Sadece firmalarımız değil aynı zamanda kurumlarımız da dinamik olmalı ve sadece geriye dönük bakmamalı ileriye dönük bakmalı. Yani bu veriler bize yarın için neyi ifade ediyor?

(Grafik 4) Onları düşünerek onlara göre regülasyonlar geliştirmemiz gerekiyor. Regülasyonlar demişken, regülasyonlar hassas bir konu. Regülasyonlar zaman içerisinde biriken bir şey. Nasıl ilk cep telefonu aldığınızda okunmamış mesaj sayısı sıfırken zaman içerisinde temizlemeye temizlemeye binleri, on binleri bulabiliyor burada da aynı şey. Regülasyonların hangisi işe yarıyor, hangisi yaramıyor… 

Sürekli geriye dönük bakmamız ve işe yaramayanları kapatmamız gerekiyor. Yoksa ekonomiyi sadece hantallaştırmaktan başka işe yaramaz. Size Türkiye’deki imalat sektöründeki firmaların büyüklük dağılımı hakkında bir örnek vermek istiyorum. İmalat sektöründe firma büyüklüğümüz arttıkça firma sayımız azalıyor. Yani firmalarımız genellikle daha küçük firmalar, daha büyük firma sayısı az. Burada enteresan bir şey var. Elli çalışan sayısına yaklaştıkça firmalarda bir yığılma var, 50 çalışan sayısını geçince firmalarda bir eksilme var. Yani firmalar ellinin üzerine çıkmamak için kırk dokuz, kırk sekiz, kırk yedi işçiye park etmiş durumdalar. Neden? Çünkü elli ve üstü işçi çalıştıran firmalar daha kapsamlı regülasyonlara tabii. Örneğin sağlık personeli bulundurması gerekiyor, ekstra denetimler oluyor. Firmalar bunlardan kaçabilmek için ne yapıyorlar? Büyümek yerine kendilerini kırk dokuz veya kırk sekize park ediyorlar. Ya da daha da vahimi kendilerini büyütebilmek için kayıt dışı ekonomiye kaçıyorlar. İşte bu aslında ekonomi için çok tehlikeli bir şey. Biz bunun detaylı çalışmasını yaptığımızda gördük ki aslında bu tarz politikalar hem kayıt dışını tetikliyor hem de refaha ciddi şekilde zarar veriyor. Bu durumda dikkat etmemiz gereken şey şu. Regülasyonları kaldıralım demek değil bu. Regülasyonların nasıl çalıştığını anlayıp onu daha düzenli, efektif hale getirmemiz gerekiyor. Bu da ancak işin analizini anlayabilen, bu analizleri yapabilen insanların verilere bakarak bunları tek tek inceleyip yukarıya raporlaması ve destek vermesiyle mümkün olabilecek bir şey. Dolayısıyla etki analizi dediğimiz şeyin çok detaylı bir şekilde çalışılması gerekiyor.

(Grafik 5) Etki analizinden bahsetmişken biraz da Türkiye’deki devlet desteklerinden bahsedelim. Biliyorsunuz ki hep inovasyon bazlı büyümek istiyoruz ama göstergelere baktığımız zaman ne yazık ki inovasyon açısından çok iyi değiliz. Türkiye’deki Ar-Ge harcamalarının, ki inovasyon için en önemli girdidir, Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranı OECD ülkelerinin çok çok arkasında. Biz OECD ülkelerine yakınsamayı beklerken bu harcamalarla, bu kadar yetersiz harcamayla onlara yakınsamamız mümkün değil. Peki Türkiye’de Ar-Ge harcamalarını düşük olmasının sebebi kamunun destek vermemesinden mi kaynaklanıyor? Olay kamunun verdiği destek miktarı değil başka bir yerde yatıyor. Kişi başına düşen bilimsel yayın açısından çok çok arkalardayız. Peki bu yine kamunun destek vermediği için mi? Kamunun yükseköğretim harcaması açısından OECD’nin çok üzerindeyiz. Bizde inovasyon için kamunun Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranla verdiği destek, miktar açısından problem görülmüyor. Hatta OECD’nin üzerinde görünüyoruz. Problem o paraların nasıl kullanıldığı ile alakalı. Etkin bir şekilde kullanamadığımız için bu kadar kaynak ne yazık ki işe yaramıyor. Dolayısıyla etki analizi dediğimiz şey çok çok önemli oluyor. Destekleri verirken biz nereden daha fazla katma değer yaratabiliriz, oralara odaklanıp katma değer yaratamadığımız yerlerden de kendimizi geri çekmemiz gerekiyor. (Grafik 6) Örneğin, Kamu Garanti Fonu çok fazla tartışılan bir konu. 2017’deki Kamu Garanti Fonu’nun etki analizini yaptık çok kıymetli çalışma arkadaşlarımla birlikte. Aslında çok mantığa sığan bir analiz. Türkiye’deki firmaları büyüklüklerine göre dört gruba böldük: Mikro, küçük, orta, büyük. Şunu sorduk: Aldıkları her bir liralık destek için ne kadar istihdam yaratmışlar? En az etkiyi büyük firmalar yaratmış, en büyük etkiyi de mikro ve küçük firmalar değil orta ölçekli firmalar yaratmış. İşte bu Türkiye’nin bir gerçeğidir. Bunu çok iyi anlamak gerekiyor. Türkiye’deki firmaların en büyük problemlerinden bir tanesi orta ölçekli firmaların patinaj yapması. Yani baş altı firmaların Türkiye’de patinaj yapması. Sanayi politikalarını geliştirirken, biz; Batı’nın sanayi politikalarını alamayız. Bizim 

Türkiye’ye has problemlerimiz var. Firmalarımız Türkiye’de genel olarak küçük. Dolayısıyla bizim ulusal şampiyonlar yaratmamız gerekiyor. Ama ulusal şampiyonlar yaratmamız için orta ölçekli firmaların daha da büyümesi gerekiyor. Eldeki kaynaklar limitli olduğu için her yere destek verirsek olmaz. Eldeki limitli kaynakları daha odaklı bir şekilde orta ölçekli firmalara aktarsak  gördüğünüz gibi bu etki analizinden ortaya çok daha fazla istihdam çıkacak.

(Grafik 7) Örneğin bu analizde büyük firmalara verilen, 2017 KGF’sinden büyük firmalara verilen payın yüzde birini alıp orta ölçekli firmalara vermiş olsaydık sonuç olarak hesaplamalarımıza göre büyük firmalar dört bin altı yüz istihdam kaybedecekti ama orta ölçekli firmalar dokuz bin dokuz yüz istihdam yaratacaktı. Bu beş bin net istihdam artışı demek politikanın bu şekilde değişmesi.  İşte bu gibi basit örneklerle gösterdiğim gibi etki analizlerinin bu şekilde faydası var. Bu sadece kulağa hoş gelen bir şey olduğu için değil. Bu, istihdamı artıracağı için, insanların ceplerine girecek gelirleri artıracağı için önemli bir nokta. Bu yüzden bu etki analizinin gerçekten çok üstüne düşmemiz gerekiyor.

(Grafik 8) Peki “Bizim hangi sektörleri desteklememiz gerekiyor?” sorusu da çok önemli bir soru. Çarpıcı bir örnek vereceğim. Türkiye’deki araştırmacılar hangi alanlarda araştırma yapıyorlar? Yani üniversitelerimizde makaleler yazan insanlar hangi alanlarda çalışıyorlar? Yüzde ellinin üzerindeki oran sağlık alanında çalışıyor. Yani bizim sağlık alanındaki araştırmalarımız en güçlü kaslarımızdan. Çünkü bizim tarihsel olarak biliyorsunuz ki İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye gelen göçler sayesinde ve bir dolu başka sebeplerden ötürü Türkiye’de çok iyi gelişmiş bir sağlık araştırma kültürü var. Dolayısıyla yüzde elliden fazla araştırmacı sağlıkta çalışırken peki, bunun etrafına biz bir sanayi geliştirebilmiş miyiz sorusunu sordum. Sağlığa en yakın sanayi sektörlerine bakmaya çalışıyorum. Tıbbi cihaz ihracatı ve yine dışarıya sattığımız eczacılık ürünleri. Ne durumdayız? Sıfıra yakınız. Biz bu kadar emek harcayarak bu kadar ciddi bir bilim ortamı yaratmışız sağlık açısından ama onu paraya çevirememişiz, onu milli gelire çevirememişiz. Kosta Rika çevirmiş, Hollanda, Finlandiya çevirmiş. Doğru politikalarla en önce hangi kaslarımızın daha sağlam olduğunu anlayıp, kaynaklarımızı da oraya aktaralım ki daha güçlü bir etki yaratalım dünyada. Bunlar kapsamlı bir şekilde konuşulması gereken konular. Dünya çok hızlı bir dönüşümden geçiyor.  Hepimiz cep telefonlarımızdayız, alışverişlerimizi dijital şekilde yapıyoruz. Aslında bu dijital dönüşüm gelişmekte olan ülkeler için çok iyi bir fırsat oldu. Neden? Çünkü artık üretim yapma şekli değişti. Eğer siz o masaya doğru oturabilirseniz, doğru yatırımları yapabilirseniz o yarışmada öncü olabilirsiniz. Peki Avrupa ülkeleri arasında yazılımcılar miktarı açısından ne durumdayız?

(Grafik 9) Türkiye’nin nüfusa yazılımcı oranı Avrupa ülkelerinin arasında en son sırada. Kime konuşursanız konuşun herkes aynı şeyden şikayetçi. “Yazılımcı bulamıyoruz” diyorlar, “Az miktardaki yazılımcıyı da dışarıdaki firmalara kaptırıyoruz” diyorlar korkunç maaşlarla. Bizim nerede eksikliğimiz varsa oraya yatırım yapmamız gerekiyor. Dünya Kupası oynanıyor oradan bir örnek vereyim. Sizin futbolcularınız iyi  değilse şampiyon olamazsınız. En önce iyi futbolcularla takım kurmanız gerekiyor. Yazılımcı yetiştirmeniz gerekiyor ki firmalarınız rekabetçi bir hale gelebilsin. Burada eğitime de dokunan bir hal var.

(Grafik 10) Eğitimden bahsetmişken mezun edilen öğrenciler nerelerde çalışıyor biraz onlara bakalım. İlk örneği sırf bize bir örnek olsun diye Amerika’dan vermek istiyorum, bu konuda yaptığımız bir çalışma vardı. Amerika’da yüksek lisans ve doktoradan mezun olan öğrencilerin hangi konularda tez yazdıklarını gösteriyorum. 1970 senesinde Amerika’da bilgisayar mühendisliği alanında neredeyse pek tez yazılmazken bugün en çok tez yazılan ikinci alan haline gelmiş. Yani inanılmaz bir devrim yaşamış Amerika bilgisayar mühendisliği eğitimi konusunda.

(Grafik 11) Peki Türkiye son on yıldaki yüksek lisans ve doktora mezunlarını hangi alanlarda vermiş diye soralım, YÖK verilerini kullanarak cevaplayacağım bunu. Tıp, eğitim, işletme, tarih, ziraat, psikoloji, ekonomi, din, hukuk, elektrik-elektronik ve ondan sonra bilgisayar mühendisliği. Bu her şeyi anlatıyor. Az önce bahsettiğim firma verileri dünü ve bugünü anlatıyor. Ama eğitimimiz yarınlarımızı anlatıyor. 

Çünkü bu insanlar mezun olduklarında Türkiye ekonomisinde iş yapacaklar. Biz yeterince beşeri sermaye yatırımı yapmadığımız için, beş sene sonra hala problemlerimizin devam edeceğini görmeye, çok fazla şaşırmamamız gerekiyor. Geniş kapsamlı sanayi politikalarıyla eğitim politikalarını birbirinden ayrı düşünemeyiz.

(Grafik 12) Beşeri sermayeden konuşuyoruz biraz daha detaya girelim. Başarılı bir ülkeye bakalım: Danimarka. Danimarka Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na danışmanlık yaptığım esnada onlarla birlikte çok detaylı ve enteresan bir çalışma yaptık ve çok basit bir soru sorduk: Danimarka’da kim mucit oluyor? Yani kim inovasyon üretiyor? Ve buna eğitim gruplarına göre baktık. İlkokul     değil, lise değil, üniversite   değil, yüksek lisans değil, doktora mezunları. Üniversite konusunu tartışıyoruz Türkiye’de ama burada teknik detaylı bir eğitimden bahsediyoruz. Ne kadar doktorun varsa o kadar inovasyona etki edebiliyorsun.

(Grafik 13) Türkiye’de doktoralı ve yüksek lisanslı sayısı nasıl diye sorarsanız: Türkiye’deki yüksek lisans ve doktoralıların toplam nüfusa oranı diğer ülkelerin arkasında kalmıyor, koparak arkasında kalıyor. Yani azalarak arkaya doğru giderken bizim olduğumuz grup kopmuş durumda. Biz bu beşeri sermayeye yatırımlarımızı yapmak zorundayız. Ama bu yapılan yatırımlar bugünden yarını etkilemeyecek, 5-8 yıl sonrasını etkileyecek ve bizim bu sabrı göstermemiz gerekiyor. Eğer gerçekten Türkiye’yi bu gruptan çıkarmak istiyorsak.

(Grafik 14) Eğitimden bahsetmişken isterseniz Türkiye’deki üniversitelerin durumlarından da bahsedelim. Bu konuda çok detaylı bir çalışma yapmıştık iki yıl önce. Türkiye Bilim Raporu adı altında yayınlamıştık. Türkiye’deki üniversitelerdeki araştırmacıların verimliliğini göstermek istiyorum size. Türkiye’deki araştırmacıların verimliliği 2006 senesine kadar artmış ve 2006 senesinden sonra tamamen bir durağanlığa girmiş.

(Grafik 15) Ne olmuş peki 2006 senesinden sonra? Türkiye’de bugün açık olan üniversitelerin yüzde elliden fazlası 2006’dan sonra açılmış üniversiteler.

(Grafik 16) Peki bu yeni açılmış üniversitelerin verimliliği nasılmış? İsterseniz onu sorgulayalım. 2006’dan sonra kurulan üniversitelerin verimliliği sıfır noktasına yakın. Yani 2006’dan sonra açılan üniversiteler ne yazık ki verimli, araştırmacı üniversiteler değil. Türkiye’de üniversiteye ayrılmış bütçe olarak zaman içerisinde bir düşüş yaşanıyor. Hem pasta küçülüyor hem de pastayı 2006’dan sonra çok daha fazla parçalara bölmüşüz. Dolayısıyla bizim aslında güçlü üniversitelerimiz olan ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ vs. artık pastadan daha küçük pay almaya başlamış. Bu da tabi onların verimliliğini etkileyecek şeyler. Bunları bizim ortak bir şekilde tartışmamız gerekiyor. Zaten bizim üniversitelerimiz kan kaybederken sıralamaların da etkilenmemesini bekleyemezsiniz.

(Grafik 17) Türkiye’deki üniversitelerin, alanlarındaki en iyi on üniversitenin ortalama sıralarından bahsetmek istiyorum. Türkiye’deki üniversitelerin enerji bölümleri, en iyi on enerji bölümünün ortalama sıralaması dünyada zaman içerisinde geriye kaymaya başlamış. Enerjide iyi bir durumdayken yerimizi kaybetmiş durumdayız. Aslında bütün bölümlerde genel olarak bir sıralama kaybı var. Türkiye bir tarım ülkesi. Yine üniversitelerle özel sektör arasındaki bu dirsek teması kopukluğunun bir göstergesi: Biz bir tarım ülkesiyiz. Gayrisafi Milli Hasılamızda çok büyük bir alana sahip ama akademik araştırmalar konusunda da bu durumdayken gitgide patinaj yapmaya başlamışız. Bütün alanlarda aslında Türkiye’deki üniversiteler aşağıya doğru, geriye doğru kayıp yaşıyor. Tek bir bölüm ayakta kalmış zaman içerisinde o da tıp alanı. Ne yazık ki tıpta da 2016 sonrası aşağıya doğru gitmeye başlamışız.

(Grafik 18) Üniversitelerin verimliliği akademisyenlerin verimliliği ile ilintili. Akademisyenlerin verimliliği nasıl değişiyor? Biz akademisyenlerin yaşam döngüsü üzerinden verimliliklerini inceledik. Verimlilikleri nasıl değişiyor peki akademisyenlerin? Yardımcı doçentken verimlilikleri artıyor, doçentken verimlilikleri   durağanlaşıyor, profesör olduklarında verimlilikleri tamamen aşağıya düşmeye başlıyor. Bu kadar emek harcanmışken, bu kadar zaman harcanmışken, bu kadar yetişmiş insanların niye verimlilikleri aşağıya gidiyor? Nedir problemleri? Biz bunu sadece bir grafikte bırakamayız. Biz eğer bilim açısından, inovasyon açısından    değişim yaratmak istiyorsak bu kadar kaynaklarla, zor emeklerle yetiştirdiğimiz insanları ne mutsuz ediyor ne verimsiz ediyor anlamamız gerekiyor. Kaynak mı, sistem mi, ne ise onları çözmemiz gerekiyor ve bu konuda Türkiye Bilim Raporu’nda çok detaylı araştırmalarımız var onu inceleyebilirsiniz.

(Grafik 19) Yetişmiş insanlardan konuştuk biraz da beyin göçünden bahsetmek istiyorum çünkü beyin göçü de çok tartıştığımız bir mesele. Bu konuda da yeni bir araştırma yaptık onu da birkaç hafta içerisinde tüm detaylarıyla kamuoyuyla paylaşacağız. Ancak oradan bazı sonuçları şimdiden sizinle paylaşmak istiyorum. Türk araştırmacıların Türkiye’den gitme olasılıkları (1996-2020) aslında azalma trendiyle başlamış. Ta ki 2006’ya kadar. Biliyorsunuz Türkiye ekonomisi için 2013 bir milattır. Türkiye akademisi için 2006 bir milattır. İkisinde de o yıllarda bir kırılma yaşıyoruz. Yurt dışına gitmenin azalması 2006’da durağanlaşıyor ve 2015 sonrasında çok ciddi bir artış gösteriyor.

(Grafik 20) Tıp alanına bakalım. Tıp araştırmacılarında durum daha da vahim. Doktorların yurt dışına gidiş oranı 2016’dan sonra çok daha sert bir artış gösteriyor. Tabii ki şöyle düşünülebilir: İnsanlar yurt dışına gitsin, giden gitsin, biz onların yerine yeni birilerini getirebiliriz diye bir şeyi düşünebiliriz. O zaman şunu soralım: Kimler gidiyor?

(Grafik 21) Biz bütün bu araştırmacıları verimliliklerine göre beş kategoriye böldük. En düşük verimliler, düşük verimliler, orta verimliler, yüksek verimliler ve en yüksek verimliler. Ve şunu sorduk: Verimliliklerine göre araştırmacıların yurt dışına gitme olasılıkları nedir, diye sorduk ve burada çok daha dramatik bir şey var. En yüksek verimli insanlarımız yurt dışına gidiyor. Dolayısıyla onları yeni mezun olmuş, kariyerinin başındaki verimsiz insanlarla, araştırmacılarla yer değiştirmek aynı etkiyi yapmayacaktır. Genç araştırmacılar sadece yolun başında oldukları için. Zaman içerisinde onlar da verimli hale gelecekler ama bu kadar zamanla, meşakkatle yetiştirdiğimiz insanlara arkamızı dönemeyiz. Bunları masanın üstüne koymamız lazım politika geliştirirken.

(Grafik 22) Son olarak da yurt dışına gittiklerinde ne oluyor bu insanların verimliliklerinde, bundan bahsetmek istiyorum. Bu bir vaka analizi. İktisatta biz buna vaka analizi deriz. Araştırmacılar yurtdışına gittiklerinde verimlilikleri artmaya başlıyor ve ortalama olarak yüzde 25 civarında verimliliklerinde artış yaşanıyor. Çok enteresan bir şey var. Bir insan yurt dışına giderse sadece o insan Türkiye’de bağlantıda kaldıklarının da verimliliklerini arttırıyor. Bir insan yurt dışına giderse Türkiye’den geride kalan insan onunla bağlantıdaysa verimliliği yüzde on beş seviyelerinde artıyor. Bu da işte az önce söylediğim gibi yurt dışına giden insanlara arkamızı dönmek çözüm değildir. Çözüm onları bir şekilde kullanıp bağlantıda kalmak.

(Grafik 23) Bir de şunu soralım: Türkiye’ye gelenlerin verimliliği nasıl? Türkiye’ye gelenlerin verimliliği geldikten sonra düşüş gösteriyor. Bu grafikler çok şey anlatıyor. Meseleler çok çeşitli, çok kapsamlı yaklaşmak gerekiyor. Biz bu sorunlarla uğraşmazsak ne olur? Ne batarız ne çıkarız. Tıpkı Türkiye’nin son 60 yılında hiçbir şey olmadığı gibi. Annemin çok sevdiğim bir lafı vardı. Ben ne zaman evde eşofman altımı kaybetsem anneme sorduğum zaman “Nerede bıraktıysan oradadır” derdi. Aynı şekilde. Türkiye ekonomisini biz nerede bıraktıysak orada kalmış. Yapmamız gereken kısır tartışmalar veya küçük dokunuşlar değil. Zaten zamanımızı onlarla kaybetmiş durumdayız. Bir kötü bir de iyi haber var. Kötü haber, çok fazla alandan sıkıntılarımız var. İyi haber ise yapabilecek çok şeyimiz var demek. Gerçekten biz bu problemlerimizi işin uzmanları ile tartışırsak yapılması gerekenler listesini çıkarabilirsek düzeltebileceğimiz, çok kısa zamanda yapabileceğimiz çok şey var. Ama en önce teşhisi koymak doğru olan. Teşhisi doğru koymazsak sadece sesi yüksek çıkanın sesini dinlersek bu iş olmaz. Veriler kendileri anlatıyor zaten. Siz doktora gittiğiniz zaman doktor en önce test sonuçlarına bakıyor, kendi kafasından bir şey uydurmamak için. Burada da veri ile baktığınız zaman problemlerin nerede yattığını görüyorsunuz. Nasıl ki bir ameliyat olacağımız zaman en iyi doktoru arıyoruz o ameliyatı yaptırmak için. Bu sorunları da çözmek için en iyi uzmanları bulmamız gerekiyor. İyi haber de aslında tarihi bu kadar iyi olan bir ülkenin çok fazla yetişmiş insanı var. Bu işlere destek vermek isteyen, Türkiye’yi daha iyi yerlere getirmek isteyen çok fazla yetişmiş insanımız var o da iyi haber. Önemli olan partiler üstü, bakanlıklar arası çalışabilmek, herkesin içine kapanıp bir şeyleri çözmesi değil. Sanayi politikasını düzeltmek eğitim politikasından veya göç politikasından bağımsız düşünülemeyecek şeyler. Hepimizin memleketi bir tane. Bu sadece kendi hayatımızı düzeltmek için değil. Asıl sorumluluğumuz gençlerimiz, çocuklarımız için, yarınlar için. Biz eğer bugün bu adımları atmazsak torunlarımız da bizim dedelerimizden   aldığımız o 60 yıl önceki gelir seviyesinde kalacak.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: